Şehit Ciwan Anısına
Uzun bir yolculuktan sonra her birimizin farklı alanlardan gelip buluştuğu, kamp ortamındayız. Konuşmalar, ikili sohbetler farklı farklı. Aynı zamanların içinden çıksak da birbirine yakın bölgelerde şekillenen aynı ülkenin çocuklarıyız. Renklerimiz doğanın renklerine benziyor. Kendi içinde canlılığını ve çeşitliliğini koruyor. Kampta yükselen seslerin tonu ise bu manzarayı yansıtıyor. Birbirini henüz tanımayan bu topluluk bir araya geldiği andan itibaren, renkleri birbirine uyumlu görünen bir tablo gibi… İlk karşılaşmanın getirdiği heyecan, yeni yüzlerin birbirine bakışlarının şaşkınlığını gizleyemiyor. Başlangıçta ikili tartışmaların içeriği tanışmayla başlasa da daha sonra PKK’ye katılmanın nedenleri tartışılarak, sohbetler derinleştiriliyor.
—Heval, benim adım... Vs.
—Ben, … Üniversitesinden geldim.
—Heval sen nereden geldin?
—Kaç yıl okudun?
—Okulunu bitirdin mi?
— Şu anda yeni bir üniversiteye başlamışsın. Senin için neler değişti? Vs.
Türünden sorular, ilk günlerin günlük çay sohbetlerinin konuları oluyor. Henüz tanışma sürecinde gelişen eğitim arası sohbetlerde benzer nitelikte gelişiyor. Sohbetlerde kullanılan usluplar henüz üniversite kantinlerini yansıtsa da, herkes yeni bir sistemde olduğunun farkında. Günün başlangıcından itibaren yaşamın her anı değişik ifadelere bürünmüş. Içtima, sabah sporu vs. düzensiz uyku seanslarını disipline ediyor. Yani her yeni adımda yeni bir tarz. Yeni tarza uyum sağlamak zor olsa da çekici geliyor.
“Bu sistem bireye neler kazandıracak? Neleri sorgulatacak? Nasıl bir yaşam tarzı var? Nasıl bir özgürlük?” soruları, günü belirleyen yeni düşünce aktiviteleri oluyor. Bir de parti uslubu dediğimiz şey… o ifadeleri nasıl yakalayacağız? En çok zorlanacağımız konu bu olacak gibi geliyor bu topluluğa. Şimdiye kadar üniversitelerde kullandığımız alaycı espriler, şakalaşmalar, kuralları olmayan bir oyunun diline benziyordu. Bir de o öğrenci kantinlerinin havası, sohbetleri ve sohbetlerde en çok gelişen ‘biz özgürüz’ yanılgıları, kendini toplumsal sorunlardan kurtarmış havaları, kaşıkların, bardakların, tabakların sesleri ve ardı arkası kesilmeyen anlamsız gülmeler vs'ler... Saatlerin boşa harcandığı, içeriği boş geçirilen günler… Yaşamı istediği gibi, deli-dolu geçirmek isteyen zihniyetler… Oysa şimdi, aramak istesek de bulamayacak derecede bir kültürler yumağındayız. Geçmişte böyle düşünen zihniyetler, şimdi bu düşüncelerini sorgulayan bir sorular yumağı içinde yürüyor. Artık, bir önceki günün sohbetleri tekrarlanmıyor, her gün aynı espriler yapılmadığı gibi, her sözcüğün altı doldurularak anlam katmaya çalışılıyor. Hazır cevap, nerede neyi ifade edeceğini bilmeyen anlamsız uslupları burada bulmak mümkün olmuyor.
Neresi burası? Çoğunluğu üniversite ortamlarından gelmiş bu topluluğun gündemi nasıl böyle değişti? Ilk olarak bu ortamda sorulan soru bu oluyordu herhalde. Ama cevabı hazır. Burası PKK yeni savaşçılar eğitim devresi.
Yeni bir yaşam projesi… Alışılmış kapitalist modernist yaşamın tersi bir yaşam. Her gün kendi içinde yeni bir günü yaratan, günün sürükleneni değil, sürükleyeni olma iddiasının yaşandığı bir ortam. Bir o kadar da akıcı ve berrak… Bir sonraki gün bir önceki günü tekrarlamıyor. Sohbetlerin içeriği bile değişiyor. Saatler ilerledikçe yaşamın içeriği dolu dolu. Burada söylenen her şeyin altı dolduruluyor ya da pratiğe dökeceğin tarz da bir ifadeye kavuşuyor. PKK’nin gerçekliği teori pratik teori gerçeğiyle anlam buluyor. Ilk önce yaşamı öğrenirken bu mısralar gözümüze batıyor. Artık söylediğim her kelime attığın her adım rastgele, günübirlik değil, düşüncenin hizmetinde gelişiyor… Düşünceye dayalı yürütülen bu yaşımın en zorlu hallerinde devreye giren iradi hâkimiyet seni daha da güçlendirerek başarıya ulaştırıyor. Sistemin ortaya çıkardığı her türlü bedensel, psikolojik vs. gibi hastalıklara iradi hâkimiyetin gelişiyor. Bu ortamda bedenini her türlü hastalığa karşı bir silaha çeviriyorsun. Bir ilk yardım ekibinin müdahalelerini öğrenmek gibi kendi kişiliğine, bedenine ilk müdahaleyi öğreniyorsun. Ilk eğitimin her açıdan doğrultu kazandıran boyutları seni güçlendiriyor. Öyle ki hasta olduğunda bile ‘ben hastayım’ demene izin verdirtmeyecek bir irade geliştiriyor. İrade de kendisini konuşturan duygulardır. Yani irade duyguların yetkinleşmesidir. Bu eğitim sistemin etkileriyle gelişen duygu düzeyimizi, toplumsal yaşamın denetimine, hizmetine koyuyor. Duyguları yetkinleştirecek şeyi, yani analitik zekâ ile olan bağını öğreniyorsun. Bu da güçlenerek, kendine ve çevrendeki topluluğa karşı duyarlı bir kimliği, tarzı oluşturuyor.
Civan arkadaşla böyle bir eğitim ortamında karşılaştık ve tanıştık. Çoğunlukla üniversite ortamlarından gelen arkadaşların oluşturduğu bir tartışma ortamı vardı. Sıcak, canlı ve meraklı bir topluluğun geliştirdiği bu tartışma ortamında, teorik tartışmalar ortamı hareketlendiriyordu. PKK’ye yüklenen anlam gücü farklı farklı bakış açılarıyla ele alınırken ortaklaşmaya zemin sunan tartışmalarla bütünleştirilmeye çalışılıyordu.
Civan yoldaşın temel eğitim devresinde katılım çabası mevcuttu. “Özellikle PKK nasıl bir partidir? İdeolojik ve teorik argümanları nasıl gelişmiş, nasıl yapılanmış? Önderlik gerçeği nedir?” şeklinde gelişen temel konularda anlamaya çalışan, merak dolu düşünceleriyle göze çarpıyordu. Bu ifadeler insanda çelişkiler yaratırken, esprileriyle de bazı anlayış ve yaklaşımları ortama yansıtarak olumsuz olduklarını dile getiriyordu. Hatta yer yer küçük burjuva üslubuyla da alaylı ve küçümseyici yaklaşımları oluyordu. Örneğin Kürt olduğunu kabul eden ama hâlâ kendi gelenek ve kültürel değerlerini tanımayan arkadaşları alaylı bir üslupla karşılıyordu. Başlangıçta bu üslubunun eleştirisi yapıldığında da “ben yüzlerce üniversite gençliğinin sadece bir tanesiyim. Benim gibi birçok arkadaş bu üslubu kullanıyor. Bu uslûp üstelik bizim öğrenci ortamında sevilen bir üsluptu” diyordu. Oysa bu üslupta, anlamsız esprilerin süslediği kelimelerle, küçümseyen alaylı yaklaşan bir iticilik vardı. Kendini beğenen bir uslup ve tarz hâkimdi. Hangi yaşam anlayışını ifade ederse etsin, PKK üslubu bu değildi. PKK üslubu kavratıcı ikna edici ve geliştiriciydi. Partiye katılmadan önce Civan arkadaş birçok arkadaş gibi PKK’yi sadece teorik olarak kitaplardan okumuş fakat somut yönleriyle karşılaştığında bir bocalamayı yaşamıştı. Yaşadığı çelişkiler daha çok PKK yaşam tarzına dönüktü. PKK’nin daha çok bizim gibi gençlik kesimine hitap eden yönü sadece silahlı bir örgüt olması değil, T.C sisteminin dayattığı komünal yaşam değerlerimize karşı gelişen saldırılara cevap olmaktı. Bunun için kapitalist modernitenin geliştirdiği yaşam tarzına karşı alternatif bir yaşam tarzı geliştiriliyordu. PKK bu yaşama karşı yeni bir yaşam tarzı ve biçimiydi. Bu tarz gerillayla somutlaşıp, halklaşmıştı. Civan arkadaşın saflara katılımı bu yaşam tarzına olan özlemiydi. Ve özellikle de bunu ütopik görmeden çok yerinde ve zamanında uygulamaya çalışma çabası vardı. Civan arkadaş kendi dilini inkâr eden bir aile ortamında yetişen bir arkadaş değildi. Onun bu halini Kürtçe konuşmadaki rahat ifadeleri anlatıyordu. Hakim görünüyordu. Belliydi ki, daha önce aile içinde veya doğduğu alanda kendi anadilini sürekli konuşma imkânı olmuştu. Çünkü okul ya da esnaf vb… kurumlarda konuşmak yasaktı. Dilini kullandığı tek yer o dönemde aile ortamları, köy meydanı vs. oluyordu. Konuşurken baskıya uğramamış bir kişinin kendi anadilini kullanmasına benzeyen ifadeleri belirleyiciydi. Şaşırmadan ya da kelimelerinin arasına birkaç Türkçe kelime katmadan rahat ve sakin konuşuyordu. Belki Türk eğitim sisteminden etkilenen yönleri olsa da ulusal değerlerini inkâr etmiyordu. Kürt motifleriyle büyümüştü. Hiyerarşik toplumun öngördüğü toplumsal gelenekleri yerine getiren, geleneksel aile örf ve adetlere bağlıydı. Bunun için, toplumsal geleneklere bağlılık gereği ailenin öngördüğü geleneksel evliliği yapmaya doğru bir adım atmıştı. Daha nişanlıyken, tanıştığı üniversite ortamındaki arkadaşlarının desteğiyle bu verili ilişkiyi aşmış ve partiye katılmıştı. Bir diğer değimle sistemin en küçük devletiyle bütün iplerini koparmıştı. Onu bu ilişkilere koyduğu tavrı onda büyük bir sarsıntıyı getirmişti. Verili ilişki yerine, her şeyini paylaştığı ama belli bir ideolojik kimlik temelinde amaçlarda ortaklaştığı arkadaşlarıyla kuracağı yeni ilişki biçimi geçiyordu. Onunla tanıştığımız bu ortamda bu ilişkilerini sorgulama sürecini yaşıyordu. Onun için henüz netleşmeyen düşünceler yumağında, yeni yaşam tarzının ölçülerinin arayışındaydı. Bazen sorduğu sorular insanı şaşırtıyordu. Bu duruşu eğitim ortamında daha da belirgindi. Sorduğu sorular onun arayışlarını, merakını ve PKK’yi tanıma istemindeki çabasını ortaya koyuyordu. Yeniyle eski yaşam arasındaki çelişkileri en çok yaşayan arkadaşlardan biriydi. Bir de bu çelişkilerini açıkça ifade ediyordu. Bir açıklık vardı. Düşüncelerini ortaya koyup tartışmaktan çekinmeden, cesaretlice ortaya koyuyordu. Bu duruşu ne kadar onu ve yaşadığı ortamı zorlasa da onda doğacak olan yeni fikirlerin işareti oluyordu. Özellikle inanç olayına yaklaşımında Önderliği anlamak istiyordu. Önderliğin dinleri tahlil ederek, onları ret etmeden, toplumsal yönlerini de çözümleyerek insanlığa yararlı olan boyutlarını nasıl ele aldığını anlamaya çalışıyordu. Bu yaklaşımı toplumsal cinsiyet ölçülerine yaklaşımlarında da ortaya çıkmıştı. “Özgürlük nedir? Nasıl özgürleşebiliriz?” sorularını kendisine soruyordu. Artık temel yoğunlaşması bu doğrultuda olmuştu. Devre boyunca eğitimlere katılımında tanıştığı bu yeni ideolojiye karşı, düşüncesinde yaşadığı çelişkilerini ortaya koyuyordu. Tartışmalarda cesurdu. Yaşadığı her türlü çelişkisini açıkça ortaya koymaktan çekinmeden, PKK’nin militan ölçülerini yakalamaya çalışıyordu. Bu çelişkilerden bir tanesi de Önderliğin kadına yaklaşımı oluşturuyordu. Sistemdeki zihniyetini yeni yaşam ölçü ve kurallarını tartışarak dönüştürmeye yeni düşünce sistemini algılamaya açık bir düzeyi vardı. Eğitim ortamında bazı arkadaşlarda “bizim zaten ‘kadın köledir’ gibi bir yaklaşımımız yoktur. Bu konuları aştık, özgürleştik” diyorlardı. Bu düşünce yapısı birçok arkadaşta hâkim olduğu için, Ciwan arkadaş gibi arkadaşların yaklaşımları da ‘feodal’ duruşu ifade eden bir yaklaşım olarak algılanıyordu. Oysa sistem olarak erkek egemen yaklaşımlarını ele aldığımızda, toplumdaki cinsiyet kalıplarına göre yetişen bütün arkadaşların kadına yaklaşımında aynı ölçüleri görmek mümkündü. Düşüncede savunulan gerçekler pratikte henüz ortaya çıkmamış ve özgür kişilik henüz oluşmamıştı. Bu boyutuyla Ciwan arkadaşın yaklaşımları sorgulayıcı ve kendinde çözümleyici bir düzeydeydi. Bunu çözümlerken eğitimde sorular soruyor, bu soruları da özellikle kadın arkadaşlar tarafından dikkat çekiyordu. Bir gün kadına yaklaşımı tartıştığımız bir anda, söz hakkı isteyerek, ayağa kalktı. Bu kalkış, kendinde bir alt-üstü yaratma temelinde gelişti. İfadeleri adeta düzenin kendisinde yarattığı sistem ölçülerine meydan okuyordu. Geliştiği sosyal ortamı kısa bir çözümlemeden geçirdikten sonra, üniversite süreçlerinde kadın arkadaşlara bakış açısını ortaya koyarak, şunu belirtmişti; “Ben sistem içinde yaşadığım süreçlerde kadına baktığım anda onu sadece cinsel bir meta olarak görüyor ve öyle yaklaşıyordum. Şu anda bu okul ortamında anlatıldığı gibi, kadının bu kadar kapsamlı, özgürlük yaklaşımlarıyla ele alındığını bilmiyordum, algılamıyordum. Geçmişte bu düşüncemden dolayı bütün kadın arkadaşlarımdan özür diliyorum. Ama eski bakış açım hem benim hem de benim gibi kapitalist sistem içerisinde büyüyen erkek arkadaşlar açısından böyleydi. Ben bu kirli düşünce sistemimi çözümlemek, bir insandan kadın dahi olsa yararlanma mantığımı ortadan kaldırmak istiyorum. İnsanlara sadece kendi ihtiyaçlarım temelinde yaklaşmak istemiyorum. Ama düşünce sistemim böyle gelişmiş. Erkek egemen toplumun etkilerini derin yaşıyorum. Bu düşünce yapımı değiştirmek için, arkadaşların değerlendirmelerine ihtiyacım var” şeklinde bir değerlendirme yapmıştı. Dersin konusu “Kadın Sorununa devrimci yaklaşımımızdı.” Her arkadaş ders içinde kendi düşüncelerini ve yaşadığı çelişkilerini ortaya koyuyordu. Arkadaşlarda görülen yetersizliklere karşı da diğer arkadaşların değerlendirmeleri oluyordu. Sistemin düşünce kalıpları kırılıyor, yeni yaşamı yaratacak düşünceler ortaya konuluyordu. Genel doğrultuyu Önderlik çözümlemelerini videodan izleyerek alıyorduk. Her seyredilen çözümleme yeni çelişki ve çelişkinin tartışılmasına dönük tartışmaları geliştiriyor, yoğun bir düşünce çatışması yaşanıyordu. Ciwan arkadaş da bu çelişkilerini bu tartışmalara yoğun katılarak gidermeye çalışıyordu. Özellikle kadın arkadaşların Ciwan arkadaşın düşüncelerine dönük yoğun eleştiri ve değerlendirmeleri oluyordu. İfadelerini ortamla paylaşması O’nun kişiliğiyle olan çatışmalarında yeniyi yakalama heyecanını gösteriyordu. Bu süreçler onda çok sancılı geçmişti. Düşünceleri alt-üst olmuştu. Yeni ideolojik doğrultuyu yakalama da yoğun zorlamaları yaşıyordu. Yer yer ‘bu çalkantıdan çıkabilir miyim’ sorularıyla düşündüklerini dışa yansıtıyordu. Sarımsı saçlarının karmaşıklığı bazen içinden çıkılamaz bir labirenti andırıyordu. Hep bir düşünen insan şeklini anlatan duruşu, yer yer dudaklarına yansıyan yüksek sesli kahkahasıyla bozulan yüz hatları… Hepsini iç içe yaşayan belleğiyle yeni yaşam arayışını devam ettiriyordu. Eğitim devresi boyunca bu yönlü çelişkileri ve bu çelişkilere bağlı çatışmaları hep devam etti. Duruşu parti ortamına ilk geldiği gibi değildi. Henüz tam bir doğrultuyu yakalamasa da yeni bir düşünce oluşturmanın karmaşıklığını yaşıyordu. Sistemin karşıtı oluşturacağı yeni düşüncelerini geliştirirken, geleneksel gerçeğini parçalayarak yürüyordu. Bu da onda güçlü bir kişilik çatışmasını ve buna bağlı yeni kimlik arayışını güçlendiriyordu.
PKK eğitim alanı bir savaş sahasıydı. Bireyin kendi iç hastalıklarıyla savaştığı alandı. Egemenlerin mantığıyla bilinen savaş yaklaşımı sadece silahı eline alıp savaşmak ya da karşıtını yok etmek değildi. Fiziki, düşünsel, ruhsal, sosyal vb. birçok yönü olan bu savaşın ismi kişilikte yeni bir sosyal devrim yaratmaydı. Öldürülen canlı olan insan değil, onu çevreleyen her türlü kirli, pas tutmuş, vücuda zarar veren maddeleri yok etme savaşımıydı. Bu savaşımda ölenler, kapitalist modernitenin, kişiliklerde yarattığı özelliklerdi. Bu özelliklerin yarattığı hastalıklar sağlıklı yaşamaya elvermiyordu. Eğitim ortamında bu hastalıkların tedavisi ve bu tedavide kullanılacak ilaçlar yani yol ve yöntemleri öğreniliyordu. Süreçle görecekti ki, PKK’de her çalışma sahası bir eğitim ortamıydı. Öğrenme ve öğretme yöntemleri yoldaşlık ilişkilerinde belirleyici bir rol oynuyordu. Üniversitelerde olduğu gibi tek tip insan yaratma, yaratıcılığın ortadan kaldırıldığı ezbere kişiliklerin şekillendirildiği bir savaşın ortamı değildi. Bütün bu düşünceleri onu her geçen gün çelişkilerin daha yoğun yaşandığı bir ortama sürükleyecekti. Kişilikteki bu kadar yoğun savaşım boyutu, daha yüksek bir performansla devam etmeliydi ki, dönüştürülebilinsin. Böyle bir ortam ise, özgür insanın kendi yarattığı ve tüm insanlığa mal ettiği koşulların yaşam bulduğu Parti Önderlik Sahasıydı. Ciwan yoldaş, içindeki bu yoğun çelişki ve çatışmalarla, yeni bir ortama gitti. Parti Önderlik Sahasında, Önderliğin eğitimiyle yaşadıklarını daha büyük bir anlam gücüyle geliştirmeye çalışacaktı. Oldukça sevinçliydi. Yeni eğitim sahası yaşadığı bu kaostan çıkışın adı olacaktı. Artık, kitaplarda ve Önderliğin arkadaşlarla yaptığı diyaloglarda öğrendiklerini bizzat kendisi uygulama imkânı bulacaktı. Sistem üniversitelerinden parti üniversitelerine, akademilerine uzanan bu yolda, özgürlük yolcusuydu artık… İdeolojik, siyasal, örgütsel kadro yönetim gerçekliğine ulaşmak için yola çıkıyordu. Kendi şahsında yaşadığı sorunları çözümleyerek, özgürlük yolunda mücadele eden tüm yoldaşlarına mal edecekti…
İlk defa, ’97 kış ortalarında ulaştığı Parti Önderlik Sahasında Önder APO’yu görmüştü. İlk önce yaptığı kısa bir diyalogla kendisini tanıtmış ve eğitime başlamıştı. Burada gördüğü yüzler temel devredeki arkadaşlardan çok farklıydı. İlk etapta belli bir olgunluk göze çarpıyordu, yürüyen, tartışan, yazan bu arkadaş yapısında… Konuşulanlar, ideolojik ve siyasal derinliği ifade ediyordu. Kelimeler yüzeyselliği çoktan aşmış, belleklerde kendi yerlerini almıştı. Boşa giden bir cümle bulmak zordu. Özgürlüğe kilitlenen insan manzaraları, Önder APO’nun kurduğu tüm diyalogları çözmeye çalışıyor ve buna odaklanıyordu. Ciwan arkadaş Önder APO’yu görmenin şaşkınlığını, yüreğine sığdıramadığı sevincini, yanındaki yoldaşlarıyla paylaşmaya çalışıyordu. Ama her şeyi anlatabilmenin zayıflığını yaşıyordu. Bunun için bir dönem günlüğüne duygularını işlemeyi denemişti. Ama zamanla içine sığdıramadığı bu heyecan dolu anlarına daha güçlü bir ifade kazandırmıştı. Önderliğin verdiği eğitimlerle içinde yaşadığı çelişkilerine çözüm arayışları daha da güçlenmiş, kendisini özgür bir topluma dönüştürmeyi hedeflemişti. Önemli olanın Önder APO’nun gerçekleştirmek istediği özgür toplumun tutarlı duygu gücüyle yaşayan bir neferi olmaktı. Yapacağı eylem bu olmalıydı. Kapitalist sistem içinde bir kadına bağlanırken duygu düzeyinin çok güçlü olduğunu zannediyordu. Önder APO’nun yarattığı duygu gücüyle karşılaştığında bunun ne kadar zayıf olduğunu görmüştü. Bunun ana topraklara, halk gerçekliğine, yoldaşlığa, temel görevlere iliklerine kadar bağlı olarak gelişip, güçlendiğini fark etmişti. Kendisinde yaşadığı hayalcilik ve sıradanlığın iç içe geçtiğini hissederek yürümeye karar vermişti. Bunlardan hızla sıyrılmayı hedefliyordu.
Önder APO’yu izliyordu. Her çözümlemesinde bütün dikkatlerini daha önce yaşadığı en büyük çelişkilerden biri olan kadın gerçekliğini anlamaya çevirmişti. Sistem içinde yaşadığı en güçlü duygulardan biri de bir kadına sahip olmaktı. Her erkek gibi kendisini kadının doğal sahibiymiş gibi görme yaklaşımının Önderlikteki gerçekliğini inceliyordu. Bunu şimdiye kadar sadece kadının istediği bir durum olduğunu, kadının zayıf bir pozisyonda olmasından kaynaklı hep sığınabileceği bir sahip aradığına dair bir ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünüyordu. Oysa Önder APO’nun bu konudaki düşüncelerini incelediğinde, tek taraflı bakışının yanında kadını hep suçlayan bir yaklaşımının olduğunu fark etmişti. Bu konuda bir kez daha alt-üstleri yaşamıştı. Bunu kendinde yıkmak büyük duygu, düşünce gücü istiyordu. Her ne kadar toplumda yaşanan geleneksel kalıpları doğru görmese de, kendisinin de bu ideoloji temelinde geliştiğini ilk kez kendisinde tespit etmişti. O zaman nasıl yaşamalıya cevabı ne olacaktı? Kendisindeki bu beş bin yıllık mülkiyet ilişkisini nasıl yıkacak, kadının özüyle buluşarak yeni yaşamı nasıl geliştirecek ilişkileri nasıl yakalayacaktı? Bunun için kadına kendisini haksız bir dayatma yaklaşımını terk etmesi gerektiğini, her ifadesinde bu mülkiyetçi, sınıf yaklaşımlarına rağmen yaşanan sorunların kaynağını kadında aramayacağına karar vererek, ciddi bir düşünce değişikliğini kendinde yaratmayı hedefleyecekti.
Bu aşamadan sonra Ciwan arkadaşta kadına karşı her ne kadar yer yer eğitimlerde özeleştirisel yaklaşım olsa da, tepkisel ve her tartışmada kadına kendini dayatan anlayış ve tutumlarında pratik boyutta bir değişiklik yaşanmaya başlamıştı. Bu yaklaşımları kadın arkadaşlar tarafından da fark edilmişti. Temel eğitimde beraber olduğu arkadaşların ondaki bu değişikliği hissetmeleri aralarındaki ilişkilerde bir samimiyeti getiriyordu. Artık kafası karışık, tartıştığında sürekli kendi egemen düşünce sistemini bulduğu haklı gereçlerle dayatan bir yaklaşımı dayatmayan anlamaya ve çözme istemini karşısındaki arkadaşlara yansıtan bir Ciwan yoldaş vardı. Bu yaklaşımlarıyla daha sempatik daha mütevazı oluyordu. İlk katıldığında kadına dönük geliştirdiği değerlendirmelerin üstünden, birçok akarsu geçmişti. Yeni düşüncenin tohumlarını kendinde ekmeye başlamıştı. Bir elinde kazma kendindeki eski kökleri çıkarıyor, bir elinde kürekle bunun artıklarını temizlemeye çalışıyordu. Bu düşünce kadın arkadaşlarla kuracağı ilişkinin bir savaş ilişkisi olacağını ona anlatmıştı. Kadına güzel sözler söyleyip duygularını okşamakla, kendini abartarak büyüklüğünü ifade etmeyi, güç ve kuvvetini kadın üzerinde deneyerek üstünlüğünü ifade etmek artık uygarlık denen toplumsal biçimlenişin izleri oluyordu. Bundan sonraki savaşım ve ilişki tarzı bunu yıkacak, kadınla düzeyli bir yaşam geliştirmek tutku düzeyinde ortaya çıkarılacaktı.
Bu duygu ve düşünce gücüyle eğitimin sonuna kadar yoğunlaştı. Altı ay gibi bir süreçten sonra, Mardin eyaletine gitmeyi önerdi. Önderlikle yaptığı son diyalogunda, Önderlik ona “Raporunu okudum, bana epey çerçeveli ve içerikli bir rapor gibi geldi. Senin tek eksikliğin tecrübe noksanlığın. Tabi onun içinde tarz, tempo zorunlu olarak vardır ve belirleyici anlama sahiptir. Şimdi uygunsun aslında, Mardin’in böyle bir şeye ihtiyacı vardı. Böyle bir anlayış gücüne, böyle bir aydınlanma gücüne böyle bir ideolojik-siyasi güce ihtiyacı vardır. Kişiliğin Mardin’in olası zaaflarına, hastalıklarına bir cevap olabilir. Aldığın eğitim buna kesin imkân veriyor ” diyerek, onu yeni yaşamın planı için bitmez-tükenmez bir çabaya davet ediyordu. Bunu yaparken de eski yaşamın gerilikleriyle asla uzlaşmaması gerektiğini belirterek, bu düzeyi geliştirmek için bir köprü olabileceğini vurguluyordu.
Ciwan yoldaş da “Zaferleri olup, başka bir zafere koşan bir savaşçının selamını verip Önderliği onurlandırmayı” isteyen yoldaşlardandı. Fakat kısa bir dönem sonra pratik gerçeklik içinde tam gelişme imkânını yakalamışken, şahadete ulaştı. Ciwan yoldaş şahsında tüm şehit yoldaşların anısı önünde saygıyla eğiliyor, onlardan aldığımız güçle yolumuza devam edeceğimizi belirtiyoruz.
Roze Amara
Kadın olmak: aya giden yolda, zamanında okuma yazma bilmemektir.
Kadın olmak: köyün son çitin arkasındaki dünyayı görmemektir.
kadın olmak: kocaya erkek çocuk doğurmak erkek çocuk doğurmayana kadar doğurmayı sürdürmek ve erkek çocuk doğurmadığında ise horlanıp sokak ortasına atılmaktır.
Kadın olmak: 24 saat çalışmak ‘’ne iş yapıyorsun sorusuna’’ cevap bulmamaktir.
kadın olmak: sokak ortasına laf atıldığında başını önüne eğip cevap vermemektir.
Kadınca yaşamak
Kadın olmak: köleliğin zincirlerini kırmak ve özgürlüğe şahlanmaktır.
Kadın olmak: erkeğin egemenliğini ret etmek ve özgürlüğünü sağlamaktır.
Kadın olmak: eril sisteminin maskesini parçalamak kendisiyle birlikte, toplum
özgürleştirmektir.
Kadın olmak: uygarlığın kurduğu dünyaya ev sahipliği yapmamaktır.
Kadın olmak: emeğin, özgürlüğün,duygunun, onurun ve barışın yolundaki ışık olmaktır.
Kadın olmak: Zilanlaşmak, Beritanlaşmak,Semalaşmak ve Viyanlaşmaktır.
Kadın olmak: özgürlüğe inanmak ve gördüğün surattan utanmamaktır.
Beş bin yılın egemen uygarlığın kurduğu sistemi ret eden ve özgürlüğe gönül vermiş, özgürlük için canı pahasına savaşan binlerce özgürlük savaşçılarından biriydi gerilla komutanı Dicle.
KOD ADI- Dicle Tolhıldan
ADI SOYADI- Leyla Hanan
1976 güney batı Kürdistan AFRİN kentinde orta halı yurtsever bir ailede dünyaya gelir.1992 yılında Kürt özgürlük hareketiyle tanışıyor ve 1994 yılında Kürdistan dağlarında gerilla saflarına katılarak özgürlük mücadelesini orada sürdürüyor. Xınere, Botan, Behdinan,Hevtanin.vb. Kürdistan dağlarının bir çok alanında gerillacılık yapar.
Dicle Afrin Metina taburunda komutan olur. Metina taburuna gelmeden önce cephe karargâh yönetiminde yer alır, Gülbahar yoldaşının gidişinden sonra görevini daha da yükselterek tabur komutanı olur.
Gerilla komutanı Dicle’nin yoldaşları Dicle’yi şu kelimelerle ifade ediyorlar ‘’ tarz ve yöntemi çok farklıydı, İnsanı anlayabileceği kapasitede yaklaşım sergilediğini, her arkadaşa yaklaşımı, yoğunlaştırma biçimi çok farklı’’ olduğunu söylüyorlardı.
Gerilla komutanı Dicle’nın yoldaşları Diclenin eğitime verdiği önemi ve yoldaşlarına olan ilgisini şu sözlerle ifade ediyorlar ‘’Dicle yoldaş Kendini kış eğitim süreçlerine hazırlardı. Yoğunlaştırdı tartışırdı. Önderliğin Savunmaları çerçevesinde sorular sorardı. Mesela derdi Önderlik neden bu kelimeyi söylemiş? Şunu neden anlatmış buna neden gerek duymuş? Kadın nasıl olmalıdır? Kültürüne bağlılık hangi temelde olmalıdır? PKK içerisindeki arkadaşların duruşu yaklaşımı nasıl olmalıdır? Kürt toplumun kişilikleri nasıl olmalıdır? Nasıl değişime uğramalıdır? Kürt toplumunda gelişim seyirleri hangi düzeyde olmalıdır? Diye sorularla bizi yoğunlaşmalara sevk ederdi’’diye anlatıyorlar.
Onun komutanlığını ve yoldaşlığını anlatan yoldaşları bir komutanın Kürdistan dağlarında nasıl savaşacağını,bir komutanın yoldaşlığı nasıl olacağını “biz Dicle yoldaşımızdan öğrendik” diyorlar.
25 Haziran 2008 yılında Ağrı Tendürek kırsalında Türk ordusu tarafında gerillalara karşı yapılan büyük bir operasyonda özgürlük savaşçısı gerilla komutanı Dicle yaşamını yitirir.
Dicle yeni döneme açılan kanatlaşmanın da kendisi olur. O yoldaşlığa bağlılığın da simgesi olur. Onun komutanı olan Nucan, onun ölümünden sonra, anısına yazdığı yazıda onu şöyle ifadelendiriyor.
“Böyle apansız, bu kadar çabuk gidişinin ardından çok düşündüm. Oysa yüreğim hala inanmamakta ısrarlı. İnsanı sımsıkı saran yoldaşlığına, sevgine biraz daha dokunabilecek miyim diye soruyorum kendime; kaldıramıyor yüreğim. Sıcacık gülümseyişinle resimlerini her gördüğümde, ilk kez duyuyor muşum gibi irkiliyorum hala. Ve her seferinde “ asla da kabul etmeyeceğim!” sözünü yineliyorum. Bir de nasıl cevap olunur, nasıl kendimizde var kılarız sorgulamasını hep yaşıyorum. O keşkeleri söylemek yerine tarzını, yaşam duruşunu, Önderliğe olan bağlılığını esas almalıyım diyorum ya, hiçbir şey yüreğimizde bıraktığın ateşin yakıcılığına kâfi gelmiyor işte. İlle de yanında olmak, sana dokunmak istiyor bu yürek. Seni örnek alarak, bu acıya dayanma gücü yaratacak, anlam verecek ve beni ileriye götürmesini sağlayacağım. Senin Önderliğe verdiğin söze bağlılığını esas alacağım. Hani alan sorumlusu olduğun çalışmadan istifa edince, Önderlik üç gün seninle konuşmamış, üçüncü gün sende “ Önderliğe bağlıyım diyorsan bir daha hiçbir görev için itiraz ve istifa etmeyeceksin” sözünü almıştı. Aşırı zorlandığın zamanlarda da bu söze sahip çıktın. En yakından gördüm bunu. Seninle yaşadım zorlanmalarını. Bütün defterlerinde, hatta tuttuğun tutanakların köşelerinde parantez içine aldığın (her şey Önderliğim için) cümlesi, bu yoğunlaşmanın derinliğini yansıtıyordu. Ben de sana, özgürlük koşusunda her zaman iddiamı koruyacağıma ve seninde dediğin gibi “ teslim olmadan” esas aldığın yolda senin kadar güçlü yürümeye dair söz veriyorum. Ve yine aynı senin gibi sözüne bağlılığınla acımın üstesinden gelmeye çalışacağım.”
Mücadele Arkadaşları
Zamanın yaşanılır kılınması, ona bahşedilen başarılar ve oluşturulan moral-ahlaki değer katkılarıyla anlam bulur. Zamanı ve yaşamı anlamlandırmak, anlam gücüne ulaşmak eğer hakikatin kendisi ise, zamanı, An’ı anlamlı yaşamak ve hakkını vermek de hakikate ulaştırır ki, bu da özgürlük zamanıdır. Hakikat savaşçıları ancak büyük bedel, fedakârlık ve yoğun emek, çabalarla bunu gerçekleştirmekteler. Öyle bir gerçekleşme An’ıdır ki bu, ne ilk nede son olur ki kendi ardıllarını sürekli oluşturur. Sözün pek değer ifade etmediği, anlamsızlaştığı böylesi bir zamanda, anlam gücü olan hakikat, eylemle kendi ifadesini bulmaktadır. Haziran zamanını da anlamlı ve yaşanılır kılan, eylemsel ifade gücü ile kendini anlamlandıran üç kadın kahramanın direniş öyküsünü sözlerle anlatmak çok kolay olmayacak. Yaşanılanı kendi zamanına göre anlatmak ve zamanın sırlı olan oluşturma özelliği ile anlamlandırmaya çalışırsak, belki hakkını verebiliriz ve geleceğe ne bıraktığını anlayabiliriz. Üç kadın kahramanımızın yaşadıkları aşk, özgürlük, yaşam ve değerlere bağlılık tutkuları, onları büyük bir aşkla mücadeleye ve eyleme sürükledi. İnsanlığın makûs tarihinin, Kürdün tarihinin yeniden yazılması ve geleceğin inşasıydı bu. Bu tarih; kalemle defterlere yazılmadı. Her An’ında dökülen kanlar, yanan bedenler ve patlayan canlarla insanlığın yüreklerine nakşedildi. Kürdün ve PKK’nin gerçek tarihi de bu fedaileşen gerçeklikle doğup büyüdü ve büyümekte.
Tarih 1996 Haziran’ın 30’unu gösterirken, Dersim’in kendi geçmiş direniş geleneğine yaraşır biçimde geleneğin canlanması, tarihe yeni bir sayfa açmıştır. Tarihe damgasını vuran kahramanlıklar öyle kolay yaratılmıyor. Buna neden olan, atom bombasından daha etkili yaşanan büyük bir patlamadır. Öyle bir patlama ki insanın kanını dondurur. Tüm gerici zihniyet ve ruhların beyninde, yüreğinde patlayan bir bomba olmak kadar, kendi halkının çocuklarında da yeni bir umut ışığı ve cesaret kaynağı oluşturmaktadır. Bu patlamaya yol açan herhangi bir maddi güç kaynağı değil, kendini olağanüstü manevi değerlerin bileşkesi olarak donatmış bir insan ve de kadın. Hangi güç bir insanı kendini patlatacak bir bomba haline getirir ki. Tabi bu ve benzeri olayların yabancısı olmadığımız bir coğrafyada yaşıyoruz. Kimisine tanıklık ediyoruz, kimisine ise yaşadığımız toplum realitemizin hafızası olarak geçmişimizden öğreniyoruz. Genelde Ortadoğu özelde de Kürdistan, uygarlığa kaynaklık eden bu coğrafya, gerici iktidar odaklarını beslediği kadar direniş kültürünü de bir realite ve gelenek olarak sürdürdü, sürdürüyor. Daha dün gibi hafızalarımızdadır, Filistin’in puşili fedaileri, Kürdistan’ın isyan öncüleri olarak teslim olmayıp saç örüklerini birbirine bağlayıp kendilerini uçurumlardan atan fedai kadınların öyküsü ve daha niceleri. Bugün Kürdistan’da kendini bu direniş odağına dayandıran PKK gerçeği ile ise, gerillalaşan Kürt kadını ve fedaileşen Zilan, Sema ve Gulan’lar. Önder APO ve PKK gerçeği yaratmıştı Zilan’ları. Öyle bir gerçeklik ki, bir taraftan kendi tarihsel mirasına sahip çıkma ve tarihi mirasına sahip çıkarken geçmişi canlandırdığı kadar, bu mirası geliştirerek dönemin gerekliliklerine göre katkılarını da ekleyerek geleceğe yeni miras bırakmanın yanı sıra, An’a başarılar sığdırarak hakikatin peşinde hakikatin gerçekleşmesi oluyor.
Zilan (Zeynep Kınacı) da bir Kürt kızı olarak böyle bir geleneğe sahip çıkmanın tutkusu ve yüreğindeki Önder APO gerçeğine bağlılık gibi yüce duygularıyla bu yola baş koymuştu. Hakikat olarak inandığı bu davaya olan inancını büyük bir eylemle taçlandırması gerekiyordu. Çünkü yaşadığı zaman bazı sözlerle anlam bulacak kadar sıradan bir zaman değildi. Dışarıdan gerici sistemin komplo vb. her tür yönelimle tasfiye çabalarının yanı sıra içerde de gericiliğin teslimiyetçi-işbirlikçi anlayışlarla kendisini çizgi olarak mücadeleye dayattığı bir dönemde ancak büyük bir eylem gerçekleştirme bu saldırıları durdurabilirdi. Zilan’da bu zamanın gereklerine göre hareket etmesini bilerek eylemini gerçekleştirdi. Ölümü yaşamın sonlanması olarak değerlendirenlere de ölümle yaşamın nasıl yeniden yaratılabileceğini göstermiştir. Bunun için “Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum” dedi. Yine “Keşke canımızdan başka verecek şeylerimiz olsaydı Başkan APO için” diyerek Önder APO gerçeğine ve değerlere bağlılığın nasıl olması gerektiğini ortaya koydu. Zilan eyleminin nasıl anlamlandırılması ve böylesi bir şahadete nasıl cevap olunması gerektiğini en iyi biçimde Önder APO’dan öğreniyoruz. “Zilan bir manifestodur. Özgürlük çağrısıdır.”diyerek Kadın özgürlük mücadelesini kadın kurtuluş ideolojisine kavuşturarak, kadının mücadelesinde ileri sıçramayı gerçekleştirmiştir. Her büyük eylem ve şahadetin kendi ardıllarını oluşturma özelliğinde görüldüğü gibi Zilan’da kendi ardıllarını oluşturmuştur.
Zaman 1998’in Newrozunu gösterirken, adı gibi Yüce olan Sema Yüce yoldaşımız da zindanlardan Zilan’ın özgürlük çağrısına eylemiyle somut cevap oluşturmuş ve 17 Haziran’da şahadete ulaşmıştır. Önder APO’nun Zilan’ı bir manifesto olarak kadın kurtuluş ideolojisi ile somutlaştırdığı 8 Mart 98 konuşmalarını dinlerken, kadın özgürlük mücadelesinin Kürt ulusal mücadelesine ve insanlığa kazandıracağı, öncülük rolü oynayacağı gerçeğinden yola çıkarak “beynimi, yüreğimi ve bedenimi 8 Mart'tan 21 Mart'a ulaşan ateşten bir köprü yapmak istiyorum” diyerek eylemini gerçekleştirdi. Kadın özgürlük mücadelesinin yaratacağı ulusal etkiyi fark ederken, Fikri Baygeldi yoldaşımızın bir erkek militan olarak Sema arkadaşın emir eri olduğunu belirtip eylem gerçekleştirmesinden habersizdi. Fikri arkadaşın eylemi bir bakıma Sema arkadaşın söylediklerinin pratik olarak da doğrulanması anlamına gelmektedir. Sema arkadaşın bedenini ateşe vererek kendini yakma biçimindeki eylemi, Anka kuşu gibi küllerinden yeniden yaratılmanın bir efsane olmadığını, esasta yaşanıldığını ve hakikat olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu eylemi kendi küllerinden yeniden yaratılma anlamını içermektedir. Sema Yüce yoldaşın eylemini gerçekleştirirken bıraktığı mektupları ve raporlarında ulaştığı iç yoğunlaşma ve kendini sorgulama düzeyi, özgürleşen ve partileşen militan kadın ölçüsüdür. Ulaştığı iç yoğunlaşma düzeyi kendini aştığı An’dır, bu da partililik, özgürlük düzeyidir. Bunun için Önder APO, Sema Yüce yoldaş için zindanda değilde en ufak bir yaşam imkânı bulsaydı özgürlüğün sadece şahadetle değil yaşanabileceği ve yaşamda somutlaşmasının ifadesi olacaktı biçiminde değerlendirdi. Kendisini bu eyleme götüren temel gerekçelerden birisi de Önder APO’ya olan bağlılığıdır. Aynı zamanda bağlılığın sözle değil pratikte eylemsel gerçekleşmesi kadar, kendini aşarak Önder APO ile arasındaki mesafeyi kapatmaktadır. Mektubundaki “Nasıl ki gökyüzünde iki güneş yoksa ve olmayacaksa, bir insan için, özgürleşmek isteyen bir kadın için, iki yaşam seçeneği, iki moral merkez olamaz. Bu satırları yazdığım AN, kendimde düşünsel, moral ve yaşamsal açıdan Başkan APO'yu tek merkez haline getirdiğim, kendimdeki tüm iç engelleri aştığım AN'dır.” sözleri bunu açıkça ifade etmektedir. Sema Yüce yoldaşın şahadetine en anlamlı cevabı Önder APO, kadın özgürlük mücadelesini yükselterek, “Kürdistan Kadın Özgürlük Partisi” oluşumuyla vermiştir.
Zilan ve Sema’ların ardılları olarak, tarih 7 Haziran 2002’yi gösterirken, mücadelemizde hiç tanık olmadığımız ve hiçbir biçimiyle düşünemeyeceğimiz akıl ve yürekleri donduracak biçimde katledilerek şahadete ulaşan Gulan yoldaşımızın mücadelesine tanıklık ediyoruz. Gulan (Filiz Yerlikaya) yoldaşımız da Zilan ve Sema’ların izinde yürümeye and içmiş, bu fedai kadın şehitlerimizi bir çizgi olarak ele alarak, fedai çizgisinin kendisini kurumlaştırması ve örgütlemesi gereğine inanarak bunun mücadelesini geliştirerek pratik çabalar içerisinde olmuştur. Gulan arkadaş öncülüğünde fedailik, “Fedailik APO’culuğun yaşayan özüdür” şiarıyla bir sistem olarak örgütlenip kurumlaşmıştır. Gulan yoldaş, Önder APO’nun birebir eğitimini görmüş ve ondan öğrendikleriyle mücadelenin en zor pratik sahalarında pratik yürütmüş ve savaşta öncü komutan rolünü oynamıştır. Önder APO’dan öğrendiklerini kendisine rehber edinmek kadar büyük bir bağlılık düzeyine kendisini ulaştırmıştır. Önder APO’ya dönük gelişen uluslar arası komplo sonucunda gelişen esaret sürecini hiçbir biçimiyle kabul etmemiştir. Esaretin nedenleri üzerine yoğunlaşırken içteki geriliklerimizin ve yetersiz yoldaşlığımızın farkında olarak, kendisinde var olan üstün sorumluluk duygusu onu esarete cevap oluşturma arayışlarına itmiştir. Bu süreçlerde Önder APO’nun esaretine cevap oluşturmak için fedai eylem yapma kararlılığını yaşamış ve eylemini gerçekleştirmek için harekete de geçmiştir. Ancak sürecin farklı yönde evrilmesiyle örgüt kararı ile geri çekilmiştir. Eylemini gerçekleştiremeyince, Önder APO’nun esaretinin APO’cu fedailerde yol açtığı sarsılmaz intikam duygularının yakıcı patlama gücünü, dönem görevlerine yüklenerek, çalışma tarz-temposuna ve iç gericilikle mücadele gücüne dönüştürerek pratikleşmeyi esas almıştır. Gulan yoldaşta öne çıkan sorumluluk duygusu ve iç-dış gericiliğe karşı tereddütsüzce mücadele etme azmi, kararlılığı ile yürüttüğü mücadeleyi zafere ulaştırma inancı ve coşkusu temel belirgin yanları olmuştur. Zafere olan inancını gözlerinin keskinliği ve parlaklığından anlamak hiç de zor değildi. Kürt özgürlük hareketimize karşı iç ve dış saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde içte güvensizlik, inanç sarsılması, kadrolarda tereddüt, ikirciklik yaratarak özgürlük hareketimizi tasfiye etmek isteyen komplocu güçler bilinçli olarak Gulan arkadaşı hedeflemişlerdi. Çünkü Gulan arkadaş, mücadelesindeki keskinliği ve duruşuyla bu komplocu güçlerin planlarını engelleme rolünü oynamaktaydı. Bunu gören bu güçler 7 Haziran 2002’de çok vahşi yöntemlerle Gulan arkadaşımızı katlederek, Gulan arkadaşımız şahadete ulaştı. Kuşkusuz bekledikleri sonucu göremediler. Gulan arkadaş çevresinde oluşturduğu güven ve öğreticiliğiyle kendi ardıllarını oluşturmuştu. Onun çabaları ve öncülüğünde yürütülen fedai kurumlaşmamızda onlarca arkadaşımızın pratikleşmesi ve Erdal, Dengtav, Harun’ların dönem gerekliliklerine göre geliştirdikleri fedai eylemlerinin bir yanı da Gulan arkadaş’ın şahadetine cevap oluşturma istemleridir aynı zamanda.
Her üç yoldaşımızı da Haziran ayı şahadet yıldönümleri vesilesi ile anarken, bizlere verdikleri mesajı anlamak buna göre mücadele maratonunda başlattıkları yarışı zaferle sonuca götürmek anılarına bağlılığın gereğidir. Zaman olarak da mücadelemizin çok keskin sınırlarda seyrettiği böylesi bir dönemde, dönemin gerekliliklerine göre bu şehitlerimizin emir erleri olarak mücadele görevlerimizi yerine getirmekle yükümlüyüz. Mücadele şehitlerimiz bunu emretmektedir. Yaşadığımız coğrafyada halkların devrim ateşi ile ayaklandığı, özgürlüklerini olmazsa olmaz kabilinde gerçekleştirme istemiyle mücadele ettikleri bir süreçte özgürlük militanları olarak yakılan bu devrim ateşini başarıya götürmekten başka şansımızın olmadığı açıktır. Kürdistan’da yüzü puşili Kürt çocuklarımızın ellerindeki taşlarla panzerlere karşı kendilerini savunmaları, gençlerimizin nehirlerin önünde kendini suya atmayacak kadar büyük bir iradeyle kendini yakmaktan çekinmeyen duruşları ve kadın, yaşlı, çocuk demeden sokaklarda günlerce ayakta olan halkımızın özgürlüğü hak ettiğini ve mücadelesini zaferle taçlandırılmasından başka yolun olmadığı kesindir. Halkımızın bu direnişi ilham ve güç kaynağı olmak kadar öncü militanların da kendi rolünü oynamasını gerektirmektedir. Öncü militanlar olarak, ancak her üç kadın kahraman şehidimizin fedai duruş ve eylemselleşmesi ile bu döneme cevap oluşturabiliriz. Bu kadın kahraman şehitlerimizin anılarına bağlılığın da bir gereği ve yaraşır olanıdır. Bu temelde fedai ruhla dönem görevlerine yükleneceğimizin sözünü verebiliriz.
Delal Amed
Reber APO
18 Mayıs'ı şehitler günü olarak anıyoruz. İlk büyük şehidimiz Haki Karer, ardından Dörtler ve daha sonra yüzlercesinin bugüne yakıştırdıkları kahramanca direniş, parti tarihimizde anlamlı bir gün olarak yerini almıştır.
Şehitlik, kavranması ve gereklerinin yerine getirilmesi en zor olan olaydır. Şehidi anlamak, şehidin hakkını vermek, şehidin vasiyetine göre yaşamak, bir devrimcinin en temel, başta ele alması gereken görev ve sorumluluktur. Bunu egemen kılmak, onun savaşımını kesin vermek, bağlılığın en vazgeçilmez bir gereğidir. Hala hatırlıyorum; "Haki Karer anısına nasıl karşılık verebiliriz" sorduğumda, Kemal Pir, "bir polise saldıralım, intikamını öyle alırız" demişti. Hiç de gözüm tutmamıştı. Tamam, o katili bir gün yakalarız, provokatörün cezasını veririz. Bu olur fakat, bunun da anıyı kurtaramayacağını çok iyi gördük ve uzun süre düşündükten sonra anıya, bugünkü parti program tasarısını şehit düştüğü mahallede kaleme aldık ve sanıyorum kendimize göre anıya bir karşılık vermenin en uygun biçimi budur dedik. O, bizi basit bir gençlik grubundan partileşmeye karar veren bir grup durumuna taşırdı.
Partileşmede şehidi, ilk şehidi anlamak ve gerekeni yapmak çok önemli bir rol sahibidir. Ve tarih bu partileşme çabamızla da denilebilir ki, bir yoldaşlığa anlam kazandırdı. Ulusal tarihin en temel bir kilometre taşı olarak yerini buldu.
Şehidin anısında ısrar etmek, gerekeni yapmak, daha sonraki bütün şahadetleri bağladığı gibi yaşayanları da kesin yaşam çizgisi haline getirdi. Ve bu da eşittir savaş çizgisi. Halk savaşı çizgisine kadar da taşırıldı. Şehitlere böyle bağlanmasını bilmeyenler, kesinlikle saygısız oldukları gibi, asla saygılı, değer gösterilmesi gereken kişilikler haline de gelemezler.
Şehide/şehidine hakkını vermeyenler, onların anısını esas alıp yaşamını düzenlemeyenler parti gerçeğimizin de sağlıklı bir militanı haline gelemezler. Düşünün ki bizim bir şehit için yaptığımızı, sizlerin yanı başınızda, hatta sorumluluğunuz altında binlercesinin yaşandığını düşünürseniz ve anılarına tek tek sağlam bir karşılık vermediğinizi göz önüne getirirseniz, kendi kişiliksizliğinizin veya partileşemeyen kişiliğinizin bir önemli nedenini daha bilince çıkarmış olursunuz. Şehide hakkını verseydiniz, eminim ki, şu andaki değerlendirmeleri yapmazdınız. Oldukça parti kişiliğine uymayan, saygısını esas almayan bu yaklaşımları sürdürmezdiniz. Bu kadar şehidi yüreğine sığdıranlar, kesinlikle bu kadar yetersizlikleri sergileyemezler.
PKK şehitleri, belki de insanlığın en köklü şehitleri olarak da düşünülmeye değerdir. En temel bir hatanız, şehadetin anlamını PKK gerçeğinde hakkıyla bilince çıkaramama, gururunuza sindirememenizdir. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kendinize göre bir tarz seçmişsiniz. Eğer doğru alacaksak, ciddi olarak kendimizi parti gerçeğinde adeta bıçağa yatırır gibi yatırmak ve sağlığa kavuşturmaktır. Savaş çizgisinde bütün bu yetmezliklere neşter vurup, son vermekle ancak şehide bağlı olmak mümkündür. Ve bu da kişinin kazanım gücüdür.
Şehitlerimize saygıyı böyle anlamlaştırmayanlar, ağızlarıyla kuş da yakalasalar, bu davada fazla anlam, değer ifade edemezler. Sayılarını hatırlamada güçlük çekiyorum ve hatta öyle değerli şehitler var ki, çoğunun adını bile bilmiyoruz. Ve belki de bazılarını bilemeyeceğiz. En önemlisi, her birisi için neredeyse bir kitap yazılması gereken şehitler, neredeyse hafızalardan silinmiş, buna bir çare bulmak gerekir. Bu çarenin de başta gelen, yenilmez bir parti ve devrimci savaş çizgisi olduğu kadar, onun sağlam militan güvencesini kişiliğimizde gerçekleştirmektir.
Şehitlerin huzurunda başka türlü eğilmenin ifadesi olamaz. Mutlaka şehitleri doğru anlayıp bilmemiz gerekir. Benim en büyük endişem, bu yaşadığınız yüzeysellik, yine saygıdan uzak, oldukça hafif yaşam, mücadele yaklaşımlarınız şehidin anısına en büyük kötülüktür. PKK'nin şehitler bilançosuna baktığımızda, hele onların çok yüce olan niteliklerini göz önüne getirdiğimizde, mevcut kişiliklerle anlaşmak, sizi bu temelde layık bir şehit vasiyetçisi olarak değerlendirmek çok zordur. En temel bir sorunumuz, bu kadar kapsam kazanan şehitlerimize layık olmayı güvence altına almaktır. Hatta ben kendi eylemimi çoğunlukla geliştirirken, en temel birincil amacımı şehit vasiyetini güvenceye almak olduğunu çok iyi biliyorum. Hareketimin en önemli nedeni, şehidin anlamının onun vasiyetinin boşa gitmemesi için, örgüt sürekliliğini, savaş çizgisinin gelişimini, yenilmeyen partisini gerçekleştirmektir. Niçin? Çünkü şehit anısı dayatıcı ve gereklerinin mutlak yerine getirilmeyi emreder. Bu şuur bende birincildir. Bütün şuurların önündedir. Bunu temel hareket ettiren etken olarak düşünemeyenlerin diğer değerlere saygıyla yaklaşacağını, sağlıklı ve gerçekçi anlam vereceğini fazla olasılıklı görmüyorum. Çünkü şehitler en temel değerdir. Acaba bu gücünüz var mı? Şehitler için yaşama, şehit için çalışma, şehit için başarma, gücünüz var mı? Şehit için ucuz ölmek, kesinlikle doğru olmadığı gibi belki de büyük saygısızlıktır. Şehidin anısında ölmek değil, yaşamaktan, savaşmaktan ve mutlak başarmaktan bahsetmek daha doğru olur. Her şahadetin içinde bir eksiklik vardır. Anıya bağlı olan, şehidin vasiyetini esas alan, aslında birincil planda o eksikliği gidermekle görevlidir. Benzer bütün şehitlere baktığımızda, şehide böyle bağlılık daha sonraki kahramanca yürüyüşlerin ve zaferlerin bu nedene dayandığını görebiliyorum. PKK'nin şehitleri bu anlamda hem sayısal hem de özelliksel olarak o kadar kapsamlıdırlar ki, belki de yaşayan militanlardan daha fazladırlar, güçlüdürler, komutandırlar ve hatta kalanlar belki de onların silik bir gölgesi durumundadırlar. O halde silik bir gölge olmaktan çıkılmak isteniyorsa, şehidi şahadete götüren eksiklik neydi onu görmeli. Ben Haki Karer'in şahadetinde eksikliği hemen şöyle tespit ettim. Ki, bu Haki'nin az çalışmasından, amaca bağlılığından, onun eksikliğinden ileri gelmiyordu. O koşullarda amaca ve çabaya hepimizden daha fazla bağlı ve katılan birisiydi. Ama objektif olarak eksiklik, örgüt yoktu. Eksiklik, örgütün sürekliliğiydi. Demek ki, benim bu şahadete yapabileceğim en büyük iyilik; hem örgütü yaratmak ve hem de onun sürekliliğini sağlamaktı. Haki eylem yapmıştı. İlk dönemlerde bazı faşist yönelimleri ve düşman hedeflerini bombalamayı aklına koymuştu ve bu da örgütün taktiğini sağlama almayı beraberinde getiriyordu. Dönem için bu yerine getirilmesi gereken görevleri biz esas aldık. Şehidin anısına biz karşılık verdik. Sonuç; çok önemli tarihi bir gelişme oldu.
Agit için hatırlıyorum, şahadetindeki temel eksiklik, olası gerçekleşebilecek noksanlık neydi: Gerillalaşmama tehlikesiydi. Benim anı değerlendirmesinde yaptığım tespit, en az ellişer kişilik gruplar halinde gerillayı Kürdistan dağlarında gezdirebilirsek, bu şehidin anısına en uygun karşılığı vermiş oluruz, dedik. Ve bir yıl geçmeden bu civarda gerillayı Kürdistan'da harekete geçirdik.
Dikkat edin 1986 baharındaki şahadete 1987 baharında bu kapsamda bir yürüyüşle karşılık verildi. Bunu kendim için en büyük bir vicdan borcu olarak bellemiştim, gerçekleştirdiğimde de en önemli bir aşamayı sağladığımıza inanmıştım.
Ondan sonraki gerilla gelişmeleri kesinlikle Agit'in anısına amansız bağlılığın bir gereği olarak geliştiğini düşünmelisiniz. O çok önemli bir görevdi, çünkü gerilla erimek üzereydi. Var olan gruplar her an dağılmakla karşı karşıyaydılar. Tüm gücümüzü ortaya koymasaydık, Agit'in anısı da hızla hafızalardan silinebilirdi. Ama yüklendik yıl yıl yenilendik. Sonuç, gerillanın bugünkü düzeye gelmesidir. Şehidin anısına böyle sağlam bir karşılık vermenin ne kadar tarihi bir adıma yol açtığını bir kez daha gördük. Mazlum, Kemal ve Hayrilerin, yine andığımız Ferhat Kurtay'ların anısına vereceğimiz karşılık, hareketimizin ülkeden kopukluğunun önüne geçmek, hareketimizi Kürdistan'la birleştirmekti. Ve yurt dışı çalışmalarını bu anlamda olağanüstü bir çabayla ele aldık, yoğunlaştırdık ve aynı yıl 1982'nin sonlarından itibaren partiyi taşırdık. Şunu söylemiştim, bu şahadetlerin anısı, ölümle yaşam arasındaki köprüdür. Üzerinden geçiyoruz, yaşama yöneliyoruz. Dedik ve bunun da ne kadar tarihi bir dönüş olduğunu ve çok kalıcı bir iz bıraktığına herkes şahittir.
Dikkat edilirse önderlik gerçeğinde şehitlerin çok önemli bir yeri olduğu gibi, başarıyı belirleyen en temel bir neden de, bu konuda anıya bağlılığın gerekleri olarak yapılan çalışmalardır.
Sizler bu temelde kendinize yönelirseniz, en temel bir eksikliğiniz mutlak sorumlu tutulmanız gereken şehitlere karşı, üzerinize düşen somut görevleri yeterince idrak edememeyi ve gereklerini yerine getirmemeyi esas aldınız. Hatta düşünün, bir çırpıda yürekten attığınız insanlar var, yanınızda gencecik şehit düşmüşlerdir. Gücünüz yok onların anısına karşılık vermeye ve bu da sizin yenilginizdir. Muazzam bir aşınma var şahadet çizgisinde, düşünün ölüme gönderiyorsunuz, hiç vicdanınız bile sızlamıyor. En önemlisi de onların kutsal bir amacı var. Ne yapılması gerektiğini sorun bile yapmıyorsunuz kendinize. Sonuç, savaş içinde değerlerin muazzam aşınmasıdır. Amaçtan uzaklaşma, çok çirkin kişiliklerin saflarımızda boy vermesidir. En önemli neden demek ki, şahadet çizgisine hakkıyla bağlı olmamaktan kaynaklanıyor.
Bilmeniz gerekir ki, şehitlerin bütün yönlerine anlam vermelidir. En önemlisi de gereken anı çalışması ve savaşımını vermeden siz kurtulamazsınız, asla vicdan muhasebesini yapamazsınız, vicdanınızı aklayamazsınız. Tabii değerli bir parti militanı da olamayacağınız için, etkili bir başarınız da olmayacaktır. O halde bir kez daha sizleri, bütün partilileri, savaşçıları, önde gelen militanları oldukça kabarık bir liste kadar çok insanı, ulusal sınıflar özellikleri olan bu şehitleri iliklerinize kadar tanımaya, anlamaya ve çalışma gereklerini, savaş gereklerini, başarı gereklerini mutlaka yerine getirmeye çağırıyorum. Bu şehitler gününde, bir kez daha mücadeleci yaşamınıza, şehitlere mutlaka hakkını verme sözünü, gerektiğinde kendini yeniden yaşama ve savaşa katarak gereklerini pratikleştirmeye çağırıyorum.
Biz şehitlerin ölümle yaşamın arasındaki farkı silen bir çizgide aslında yaşıyor muyuz, ölüyor muyuz hiç belli olmadan gidiyoruz. Yani kısaca bizde şehitlik çizgisinde yaşamla ölüm birleşmiştir veya ayırım silinmiştir. Önderlik çalışma tarzı ölümle yaşam arasındaki farkı kaldıran bir çalışma tarzıdır.
PKK şehitliği kesinlikle bunu dayatır. Ölümden çok uzak bir yaşam olmadığı gibi, ölümde de yaşamın tükendiğini, yaşamın bittiğini düşünmeyen bir özelliği vardır. Bu çok önemlidir. Siyasette, askerlikte, örgütte her türlü çalışmada ölümle yaşam arasındaki farkı ortadan kaldırmak, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşandığını ve her an ölümle burun burunaymışız gibi yaşamayı esas aldın mı, şahadet çizgisinde yaşıyorsun demektir. Bu çalışmalar böyle yürüyor. Başka türlü komutanlık çizgisinde seyretmek mümkün olmuyor. Burada hala PKK'nin bazı vazgeçilmez yaşam ölüm biçimleri vardır. Onda seyretmedikçe iflah olunamaz. Düzenden aldığınız kişilik nedir, düzenden aldığınız yaşam nedir? Bir hiçtir. Dolayısıyla kendinize bir sıçratma yapmak istiyorsanız, PKK olayındaki yaşam ölüm çizgisinin böyle birleştirilmesi ve aslında bir yerde ölümü mahkum eden bir yaşam çizgisine sahip olunmasıdır. Bunun bazı gerekleri vardır. Eski geri uyduruk yaşam dürtülerini aşmak kadar öyle basit korkularını da esas almamayı bunları da yıkmayı emreder.
Bu da doğru cesaret ve onun yaşam ve savaşa yansımasına yol açar ki, en büyük kuvvet de bundan çıkar. Bu tabii, dediğim gibi, ölümle burun buruna her an yaşamayı da gerektirdiği için son derece dikkatli, duyarlılığı da beraberinde getirir. Sizin gösterdiğiniz kör bir cesaretle ölüme yaklaşmayı asla kabul etmez. Aslında her an ölümle burun burunadır ama ölüm belki de herkese değmiştir. Şu ana kadar, burun buruna olmamıza rağmen burnumdan bir damla kanı bile akıtamamıştır. Neden? Dikkat gücü, tedbir gücü çok yüksek olduğu için.
Bu dünyanın en tehlikeli yaşayan bireyiyim.
Tehlikeler yakalayamadığı bireyim. İşte bunun da PKK'nin başaran tarzıyla çok sıkı sıkıya bağlılığı var. Şimdi bu çok basit, küçücük yaşam veya ölüm korku güdülerinizle bizim böyle gerçekleştirdiğimiz yaşam tarzını karıştırmayın. Kötüye de kullanmayın. Mümkünse mutlaka anlayın diyorum bunu.
Şehitler günü bunun için çok büyük bir fırsat. Size içtiğiniz sudan, teneffüs ettiğiniz havadan daha fazla böyle bir yaşam çizgisinde yürümeye ihtiyacınız vardır. Umarım anlıyorsunuz. Anlasanız, bu bile sizin için çok sağlam bir yürüyüş, yaşam, savaş, başarı perspektifidir.
18 Mayıs 1996
---
Kürdistan gerçekliğini en erkenden kavrayan ve bu mücadelenin bütün zorluklarının bilincinde olan büyük insan, büyük devrimci Haki Karer yoldaşın Kürdistan'da marksizmin zaferi yolunda yürüttüğü militanca mücadele, başta gençliğimiz olmak üzere halkımız ve bütün devrimciler için büyük derslerle doludur.
Ülkemizdeki mücadelenin bir özelliği de, çok büyük zorluklarla dolu geçeceğidir. Bu zorlukların üstesinden, bir insanın maddi ve manevi gücünü en elverişli bir şekilde birleştirerek devrim yolunda sarf etmesiyle gelinebilir. Haki Karer yoldaş bunu şahsında en iyi bir şekilde somutlaştırmıştı. Bütün günlük işlerini kendisi yapar, çok az bir gıda ile gününü geçirir, çevresindeki arkadaşlarının giyim, yemek ve temizlik işlerini bizzat yapardı. Teorik yönden başta kendisi olmak üzere çevresini eğitmek için sürekli okumayı ve tartışmayı bir kural haline getirmişti. Çevresinin tüm olumsuzluklarının aşılması için her yönü ile bir esin kaynağıydı. Yanında bulunanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmezlerdi. O'nunla her zaman birlikte yaşamaya can atarlardı. Bu konuda genç, yaşlı, erkek, kadın herkes O'nunla geçirdiği kısa süreli bir sohbet toplantısının anısını bile bir türlü unutamazdı.
Haki Karer yoldaş, Kürdistan'daki mücadelenin bir özelliğinin aşırı fedakarlıklarla dolu olacağının bilincindeydi. Kürdistan'a marksizmin taşınmasının gereğini kavradığı andan itibaren, üniversitenin son sınıfını terk edip, yatağını sırtladığı gibi hiç tanımadığı ülkemize yönelmekte tereddüt etmedi. Beş kuruşu olmadığı zaman hamallık yaparak mücadeleyi yürüttüğü günler az değildir. Elde ettiği cüzi bir parayı en iyi şekilde harcar, ilerdeki günleri düşünerek, aç ve susuz kalması pahasına her zaman elde bir fon bulundurmaya özen gösterirdi. Kendisini yakından tanıyanlar, en yırtık elbiseleri kendisinin giydiğini, aylarca tek öğün basit bir kahvaltı ile yaşadığını unutmazlar.
Pratiğe hakim olmak için devrimci teorinin özümsenmesinin şart olduğunu bildiğinden, bu konuda yıllarca hazırlık çalışmasında bulundu. Bütün konuşmalarında bilime büyük bir saygısı vardı. Bilim dışı davranışlarla karşılaştığında kararlılıkla tavır alır, onu kimse bu yoldan alıkoyamazdı. İnsanlar arasında ayrım yapmadan büyük bir içtenlikle tartıştığı ve onları ikna etmek için günlerce uğraştığı, çoğu arkadaşın gözlemlediği diğer önemli bir yanıydı.
Kürdistan devriminin Türkiye ve Ortadoğu'daki halk devrimlerinin kilidi olduğuna inanırdı. O'nun bu inancı, aslen Kürdistanlı olmadığı halde, O'nu en erkenden Kürdistan'da mücadele vermeye götürdü. Bu konuda proletarya enternasyonalizminin canlı bir sembolüydü. Bir proleter devrimcinin, eğer şartlar gerekli kılıyorsa, ezilen her halkın mücadelesi içinde yer alacağını kendi pratiği ile kanıtladı. Ezen ulus içindeki sosyal-şovenizmle ezilen ulus içindeki dar görüşlü milliyetçiliğin yenilgiye uğratılmasında tavrı belirleyici oldu. Bu konuda attığı adımlar, gerek ülkemizde ve gerekse Türkiye'de ürünlerini vermeye devam ediyor. Kürdistan, Türkiye ve giderek Ortadoğu halklarının devrimci mücadelesi hakkındaki görüşleri, bugün daha geniş ellerde ve maddi bir güç halinde hepimize yol gösteriyor.
Günümüz dünya komünist hareketi içinde modem revizyonizmin her iki biçiminin tehlikesini de büyük bir öngörüyle erkenden kavramıştı. Başta Sovyetler Birliği'nde boy veren Kruşçev-Brejnev revizyonizminin başını çektiği akımı tehlikeli gördüğü halde, buna tepki olarak doğan ve ÇKP içinde boy veren revizyonizmin de başlangıçtaki haklı savlarından giderek nasıl uzaklaştığını ve daha tehlikeli bir revizyonist akım olarak dünya halklarının mücadelesini parçaladığını bizzat gördü ve eleştirdi. Bu konuda marksizmin yaratıcı özünü her zaman savundu. Dünya halklarının kazanımlarını ve bunun somut ifadesi olan marksizm-leninizmin zengin teorisini tüm pratiğinin temeli haline getirdi. Çin ve SSCB de dahil olmak üzere güçlü bir sosyalist ülkeler topluluğu, giderek gelişen ulusal kurtuluş mücadeleleri ve işçi sınıfının uzun yıllar boyunca elde ettiği demokratik kazanımların günümüzde de etkisini duyurmakta olduğuna dünyanın devrim ile değişmesinde güçlü bir kamp oluşturduğuna dair inancı en ufak bir sarsıntı geçirmedi.
Kürdistan'daki devrimin en büyük ideolojik engelleri olarak gördüğü sosyal-şoven akımları ve bu akımların giderek açık ajan-provokatör örgütler haline dönüşmesini yakından tanıdı ve bunlara karşı amansız mücadele verdi. Bu mücadelede o kadar tavizsiz davrandı ki, sonunda kendisine karşı bu komplonun hazırlanmasına ve bu komploda canını vermesine yol açtı.
Teori ve pratiğin birlikteliğini en iyi uygulayan kişilerin başında gelirdi. En son devrimci mücadelesini verdiği yörede, devletten de güç alarak yaygın bir örgütlenmeye girişen ve bunu l.MC döneminde zirveye ulaştıran gizlik ve açık faşist örgütlere karşı kararlı, militanca bir mücadele yürüttü. Birçok eylemin başında bizzat kendisi yer aldı.
Emperyalist-sömürgeci sistemin çarkları arasında varlığına son verilmek istenen Kürt halkının, tarihi boyunca karşılaştığı tüm ihanetlere ve dönekliklere karşı Haki Karer yoldaş gibi büyük bir insanı kendi mücadelesine kazanması tarihi önemde bir olaydır. Bu halk kendi aydınlarında, gençlerinde görmediği dostluğu onda gördü.
Haki Karer yoldaş Kürdistan kurtuluş mücadelesinde sürekli yanan bir meşaledir!
Haki Karer yoldaşın anısı ölümsüzdür!
En çok ne üzer bir gerillayı? En çok ne zorlar? Kaç kişi bir gerillanın nelere üzüldüğü üzerine düşünür?
En yakınları da içinde olmak üzere gerillayla sempatik bir bağ kurmuş, gerillayla ilgili düşünen, soran, okuyan insanlar, gerillanın yaşadığı dünyanın eşsizliğini, ulaşılmazlığını tüm düşüncelerinin önüne koyduğundan belki de böylesi sorular sorma gereği duymaz. Üzüntüsü geneldir ya, yine de en çok onu acıttığından belki biraz da onun üzüntüsü saymak bencillik olmaz.
Bir gerillayı en çok birlikte mücadele ettiği, savaştığı, her türlü zorluğu paylaştığı yoldaşlarını kaybetmeye üzüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Belki de o yüzden en çok onlar için yazıyorlar. Onların hayallerini, sözlerini ve hedeflerini gerçekleştirmek en büyük motive kaynaklarından biri. PKK militanlarının ideolojik, siyasi, sosyal hedefleri ve PKK felsefesinden aldıkları zihniyet gücü yanında en çok bu maneviyat sevk ediyor onları mücadeleye…
Neredeyse her ailesinden bir kaybın yaşandığı Kürt halkının PKK mücadelesine bakışı da böyle. Kimileri onların ardından dağlarda, onlar gibi olmak için yürürken, kimileri Kürt halkının değişik kurumlarında onların yarım bıraktıklarını tamamlamaya çalışıyor.
PKK içinde mücadele ettiği süre boyunca yoldaşlarıyla kurduğu ilişkiler, yarattığı düzeyden belki daha çoğunu öldükten, yani şahadete ulaştıktan sonra gerçekleştiriyorlar bu yüzden. Bir kaybın üzüntüsü yüzlerin, binlerin takipçiliğiyle neşeye dönüşüyor, güç katlanıyor, enerji yenileniyor. Mücadele, kaldığı yerden devam ediyor.
ALTIN ÇOCUK
Böylesi etki yaratan gerillalardan bir tanesi de namı değer “Altın Çocuk”. Yani Sinan Amed kod isimli Murat Demirhan. Sinan Amed ile kısa bir süre birlikte kalan, gerillacılık yapan, yaşamını yitirmesi ardından da ismini Sinan olarak değiştiren gerillalardan biriyle sohbetimizde karşılaşıyorum ilk kez onunla.
“Gittiğimiz bir noktada ‘senin bir adaşın var burada’ demişti arkadaşlar. Hemen oturup sohbete başladık. Neden ismini Sinan koydun diye sordum o arkadaşa. Kulpluyum ben. Bizim oralarda Sinan arkadaşın hikayeleri çok anlatılırdı. O hikayelerle büyüdüm ben. Onu yaşatmak için aldım ismini, ona layık olmak için. Gördün mü hiç peki dediğimde ise nasıl göreyim o şehit düştüğünde ben daha ilkokula başlamamıştım demişti. Ben de yanımdaki üç fotoğraftan birisini verdim ona. Biraz da anlattım tabii. İkimiz de Sinan’ın ismini taşıyoruz. Nedenlerimiz farklı olsa da aynı amaçta birleşen birçok Sinan gibi.”
Merak işte, peşine düşüyorum Sinan’ın. Kimdi, neden ona Altın Çocuk deniyordu, nasıl yaşamış, savaşmış ve ölümsüzleşmişti yoldaşlarının arasında…
Çok aramama gerek de yokmuş. HPG-BİM bünyesinde çıkartılan Parastına Gel Mayıs ayı dergisinde hakkında yazılmış bir yazı ve yazıyı yazan gerilla anlatmış Sinan’ı, Altın Çocuğu;
“1992 yılında katılmıştı Sinan arkadaş gerillaya. Çukurova üniversitesinden bir grup arkadaşıyla birlikte vurmuştu özgürlük yoluna. Nisan ayının 27’sinde buluşmuştu özlemi, tutkusu ve ustası olduğu dağlarla. Mahsum Korkmaz Akademisinde eğitim gören Sinan arkadaş 1997 sonbaharına kadar Amed’te çeşitli görevler üstlenmişti.
Amed’te Eyalet Yürütmesine dek birçok askeri görevde yer alan Sinan arkadaş dağlara olan tutkusunun yaratımı olan gerilla hakimiyeti ve taktik yaratıcılığıyla birçok önemli pratiğe imza atmıştı. Savaşı, mantığın, aklın engin denizinden süzdüğü yaratıcılığıyla yürüttü. Yapısını dağların özgürleştirici rüzgarıyla, Önderlikten aldığı bilinçle doldurdu. Tek bir sözü, tek bir hareketi boşuna değildi. Bir kitap yazar gibi, kelimeleri seçer gibi yaşardı. Dolu dolu ve anlamlı.”
Ardından anılarını anlatıyor Sinan, Şam’da başlayan ve kendi deyimiyle tam 365 gün süren birlikteliklerini…
ELMAS OLMAK
“98 yılının Mayıs ayının on ikinci günüydü. Bugün bir grup geliyor dediler arkadaşlar. “Altın Çocuk” da içlerinde sözü gruptan çok bu arkadaşa yöneltmişti merakımı. Kimdi Altın Çocuk? Niye Altın Çocuk?
Bir Türk gazetesinin PKK’ye katılımını öğrendikten sonra attığı bir manşetten yola çıkarak arkadaşların taktığı bir lakaptır dendi ilk. O manşeti atan sadece üniversite sınavlarındaki başarısından dolayı bu adı uygun görmüştü. Oysa kişiliğinin, duruşu ve katılımının bundan başka da bir tanımı olamazdı zaten.
Tercihi bu değildi ama. “Eğer illa bir maddeyle özdeşleşecekse insan bu, elmas olmalı” demişti heval Sinan. Neden diye sorduğumda ise “maddeler içinde etkileşim halinde olduğu tüm maddeleri en çok aşındıran ve en az aşınan maddedir de ondan” şeklinde bir cevap vermişti. “Bir PKK militanın, bir devrimcinin kişiliği de öyle olmalıdır. Çünkü değiştirmek için her şeye dokunuyor, uğraşıyorsun. Eğer çok güçlü olmazsan sen değiştirmek istesen de her değişim girişimi seni de aşındırır. O yüzden ideolojiyle, ilkelerle bir elmas gibi olmalıdır insan” diyerek de açıklamıştı sözlerini.
İlk gördüğümde yol yorgunuydu heval Sinan. Sonbaharın çıktıkları Amed’ten Önderlik Sahasına ancak Mayıs ayında ulaşabilmişlerdi. Yolda takıldıkları operasyonlar, çatışmalar ve mecburi üslenmeler Önderlikle buluşmalarını ertelemişti. Buna rağmen daha ilk günden okulun merak odağıydı heval Sinan. Çekim merkeziydi herkesin. Yorgunluğu moralini etkilemediği gibi sorumlusu olduğu grubu yaşanılan çetin yolculuk ardından adresine ulaştırmış olmanın verdiği rahatlık onu daha da coşturmuştu. Bir tek Metina’da çıkan operasyonda yitirdikleri Şernas arkadaş vardı yüreğine oturan. Hüznünü derinleştiren.”
ŞAM’DA ÖĞRENCİ
Gerillaların Parti Merkez Okulu ismini verdikleri Şam’daki PKK eğitim kampında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile diyaloglarından da söz eden gerilla Sinan, 9 Ekim komplosu öncesi yaşananları da aktarıyor.
“Önderlik sahasında ortasında geldiği devrenin bitmesiyle birlikte yeni eğitim devresinde kurul oldu Sinan arkadaş. Önderliğin önemsediği, düşüncelerine değer verdiği arkadaşlardandı. Belki de onun yer aldığı bu devreye biçtiği anlam da bu yüzden büyüktü Önderliğin. 9 Ekim komplosuyla birlikte Şam’dan ayrılmazdan önce Önderlik, yeni devreye bir mektup bırakmıştı. “Belki de uzun bir aradan sonra gerçek militanlar yetiştireceğiz” demişti Önderlik. Bunu Önderliğe söyleten şüphesiz bizlerin niteliği değildi. Devrede yer alan onlarca arkadaş daha sonra sıcak savaş ortamında kahramanca yaşadı ve şehit düştü. Fakat bu devreye biçilen misyon salt arkadaşların niteliğiyle ilgili değildi.
Önderliğin yapmak istediği değişimin, günümüzde yaşanılan stratejik değişim tartışmalarını o dönemde en iyi anlayan ve uygulayan Sinan arkadaşın o devreden sorumlu olmasıydı belki de bu sözleri söyleten. Daha sonra kameralara yaptığı değerlendirmelerinde zaten Sinan arkadaş yeni dönemin karakterini, içeriğini ve devrimci militan yapıya farz kıldığı görevleri sade ve güçlü bir şekilde dillendirmişti. Bu bilinç ve anlam düzeyi güçlü bir öncünün, yeni dönemin komple komutanının profilini oluşturuyordu.
Komplonun ayak seslerinin çok yakından duyulduğu bir zamandı. Bir de düşmanın tüm Kürdistan’da acımasız ve vahşice yöneldiği bir süreç. Art arda kayıpların yaşandığı, Önderliğin Komutan Zero dediği Şemo’nun etkilerinin halen hissedildiği dönemler. Kendini Önderlik çizgisine, savaş anlayışına dayatan yaklaşımlar karşısında Önderliğin devre boyunca yaptığı müdahalelerle yeni bir atılımın hazırlıkları tamamlanmıştı. Fakat bu daha başlangıçtı.
9 Ekim ardından artık eğitim devresi de kendiliğinden bitmişti. Tüm akademi öğrencileri bir an önce ülkeye taşırılmalıydı. Tüm gücün Suriye’den sağlam çıkarılması ve ülkeye yönelmesi noktasında oldukça titiz yaklaşan Sinan arkadaşın kendisi de ilk gruplar içinde yer aldı.
İlk grup Şehit Serxwebun arkadaşın grubuydu. Ardı sıra Sinan arkadaşla birlikte kırk arkadaşa yakın bir sayıyla biz de ülkeye yöneldik. Yolda yaşanan talihsizlikler nedeniyle kısa bir dönem ayrı kaldığımız Sinan arkadaşla Gare’de tekrar buluştuk ve Metina’ya doğru yola koyulduk.
METİNA’DA BÖLGE KOMUTANI
Eğitim ortamında ideolojik felsefi derinliğiyle yoldaşlarının ilgi odağı olan Altın Çocuğun güçlü ve disiplinli bir gerilla komutanı olduğunu söylüyor Sinan. Sonsuz şiddeti, yersiz ve dönemsiz şiddeti eleştirdiğini bir de.
Bir başka yazıda ise Metina’da komutan Sinan’ın uzayıp giden ateş sohbetlerindeki Matematik’ten başlayarak uzayın gizemlerinden olan kara deliklerin anlamlarına, geometrinin doğadaki yansımalarına dek sürüp giden sıra dışı konuşmaları örnek gösteriliyor.
“6. Kongre sürecindeydik. Tüm alan yönetimleri kongreye gittiklerinden oluşan boşluğun doldurulması gerekiyordu. Sinan arkadaş da Metina’da oluşan yönetim boşluğunu doldurması için alana bölge komutanı olarak düzenlendi. Aralık ayının ilk günlerinde ulaştığımız Metina’da Sinan arkadaş Önderliğin verdiği görev ve misyon çerçevesinde katılımını daha da güçlendirdi.
15 Şubat komplosuyla birlikte Sinan arkadaş birçok noktada zorlanan yapıya doğrultu kazandırma ve komplo karşısında oluşan öfkenin, kinin kontrolünde oldukça önemli rol oynadı. Neredeyse her arkadaşla bire bir tartışan Sinan arkadaş duygularımızın esiri olmamamız gerektiğini, yeri ve zamanı geldiğinde düşmana olan öfkemizi kusacağımızı kavratmaya çalışıyordu. Komplonun ilk günleri ardından fedai eylem önerileri artarken Sinan arkadaş komplonun içeriği ve kapsamını anlamaya, anladığı oranda da yönetim ve yapıyla paylaşmaya çalışıyordu. Yaptığı bir toplantıda “Eğer çözüm getirecekse işte Tepe Ortê orada, hepimiz gidip kendimizi patlatalım. Her birimiz en az yirmi asker öldürdük diyelim, ya sonra?” demiş, fedailiğin bir yaşam tarzı ve zaferli kişilik olduğunu ilk orada Sinan arkadaştan öğrenmiştik.”
DİRENGEN BİR SAVAŞÇI
Altın Çocuk’u anlatan yazının belki de en dikkat çekici bölümü onun yaşamını yitirdiği anların tasviri. O zaman ardıl Sinan’ın da yanında olup olmadığını soruyorum. “Hayır, bir gece önce ayrılmıştık. Bir iki vadi ötemizdeydi şehit düştüğünde.”
“Şafakla birlikte kontra birlikler ve peşmergelerden oluşan operasyon birlikleri Metina zirvelerinde görülmeye başladı. Kısa bir süre sonra da Mervan’ın tuttuğu tepeyle temas başladı. Mervan orada aşağıdaki arkadaşlarını korumak için çatışmak yerine tepeyi bırakıp kaçarak bölüğün yanına geldi. Artık tüm arkadaşlar savunmasız kalmıştı. Üstlerindeki tepeleri tutan düşmanla amansız bir çatışma başladı.
Çatışmanın en ön mevzilerinden birindeydi heval Sinan. Medeni arkadaş hemen yanında. İlk yaralananlar arasındaydı Medeni arkadaş. Düşman amansız yöneliyor, arkadaşların direncini kırıyordu. Bir süre sonra herkes teker teker mevzilerini bırakarak geri çekilmeye başladı. En son kalanlardan biriydi Sinan arkadaş. O da geri çekildi. Fakat alt sırtları da tutan peşmergeler aşağı inenlere suikast gerçekleştiriyordu. Bu esnada yaralanır heval Sinan. Biraz daha ilerler. Fakat yarası ağır olduğundan gizlenmek zorunda kalır. Yanına gelen Mervan çantasını ve silahını alır Sinan arkadaşın. Bir tek siyah renkli küçük el bombasını alır yanına.
Aşağı inen Mervan hemen teslim olur. Direnen ve teslim olmayı ret eden Zilan arkadaş bombasını kendinde patlatır. Genç Agit arkadaş yaralı halde direnir, hemen şehit düşürmezler. Boğazına bağladıkları şutıkla metrelerce çekerek şehit düşürürler. Rojbin arkadaşı da şehit düşürür peşmergeler. Bir de Eşref arkadaşı.
Mervan’ın taşıdığı çantanın Sinan arkadaşa ait olduğunu anlayan Türk subayları arazinin taranmasını, Sinan arkadaşın bulunması emrini verir. Saatler sonra Sinan arkadaşı gizlendiği yere yaklaşır çapulcular. Kana susamış caniler Sinan arkadaşa yaklaştıkları anda Sinan arkadaş bombasını patlatır.
Tam çenesinin altına koymuştu bombasını. Yüzü tanınmasın diye. Ama anlamışlardı Sinan arkadaş olduğunu. Büyük komutanı sağ ele geçirmeyi umanlar bu direnç ve özgürlük ruhu karşısında bir kez daha yenildiler. Onlarca mermiyle tararlar Sinan arkadaşın cansız bedenini. Biz öldürdük demek için. Bir PKK militanı, Apocu fedaiyi biz öldürdük diyebilmek için.”
“ALTIN ÇOCUK YAŞIYOR”
Bir yazıyı okuyorum, bir anlatımlarını Sinan’ın. Aradan on iki sene geçmiş olmasına rağmen aynı anları yaşıyormuşçasına duygulanıyor. “Amed’e gidecektik şehit düşmeseydi. Bir iki ay sonra yola çıkacaktık. Şehit düştüğünü söylemediler, söylemek istemediler. Ama anlamıştım. Cenazesini görmek istedim, onu da göstermek istemediler arkadaşlar. Çok sevdiğimi, bağlı olduğumu bildiklerindendi. Gömleğinin bir parçası yanımda şimdi. Bir de sözleri, gülüşü.”
Bir gerillayı anlatmak, anlamak kadar zor mu bilmem. Fakat her anlatımın kendisiyle birlikte o gerillaya yüklediği yükü görmek anlatmanın çok zor olduğunu hissettiriyor.
“Amed’liydi heval Sinan. Amed gibi direngen, Amed gibi vefakar. Ve Amed aşkıyla doluydu yüreği. Az kalmıştı vuslata. Yazın yola çıkacak Akdağ’daki kartal yuvası mangada oturup çay içecekti. Gidecekti. Kesindi. Her şeyiyle hazırdı.
Gidemedi diyenler çok. En büyük özlemini yerine getiremedi diyenler.
Amed’le buluşmasını erteledi belki biraz, o kadar. Yoksa o her zaman orada. Bugün Amed deyince, Amedlilik deyince ilk akla gelenlerin başında ya, o yeter. Altın çocuk geçmişti buralardan. O Amed’in dağlarını adımlamış, her koyağında, her patikasında bir iz bırakmıştı. Şimdi o izler üzerinde yürüyor yeni Sinanlar. Anılarını yaşayarak, mücadelesini sahiplenerek yürüyorlar.
Yüzlerce Sinan oldu Sinan arkadaş. Kürdistan’ın dört parçasından gelip de Sinan arkadaşı gören, duyan, anlayan onlarca Sinan. Hepsi de Altın Çocuk’la yaşıyor, onun yolunda ilerliyor.
***
Gidişinin on ikinci yılındayız şimdi. 13 Mayıs 1999 günü Metina’nın Şelaze köyü yamaçlarında şehit düştü heval Sinan. Aradan on iki yıl geçti. Tam üç yüz altmış beş gün tanıdım. Saati saatine bir sene yaşadım onunla. Halen yaşıyorum ama, on iki üç yüz altmış beş gün geçmiş olsa da…”
Kod Adı: SİNAN AMED
Adı Soyadı: MURAT DEMİRHAN
Doğum Yeri ve Tarihi: 1 HAZİRAN 1972 AMED KULP XURUÇ KÖYÜ
Ana Adı: HÜMİRE
Baba Adı: İHSAN
Katılım Tarihi: 1992 AMED
Şahadet Tarihi ve Yeri: 13 MAYIS 1999 METİNA ŞELAZE KÖYÜ YAMACI
Gidenlerin ardından söz söyleme cesaretini kendimde bulamıyorum. Çünkü kabullenemediğim veya alışamadığım her şahadet bende biraz daha acı ve hüzün aynı zamanda kararlılık ve mücadele azmimi de pekiştiriyor. İşte Hasan arkadaş’ta bunlardan biri. Hala da ondan bahsederken bile şahadetine kendimi inandıramıyorum bana çok ağır geliyor. Hasan arkadaşla 2001’de Türkiye çalışmalarında beraber kaldık. Belli bir eğitim devresinden sonra Türkiye’nin Antep bölgesine bir grup arkadaşla beraber illegal çalışmalar için gönderildi. Uzun bir süreden sonra alana partinin illegal çalışmalarını yürütmek için giden ilk gruptu. O dönemde pratikçiliği ve duruşuyla büyük bir güven kazandıran Hasan arkadaş alanda önemli bir başlangıç yapan, kitlede güven oluşturan, tekrardan partiyle buluşma heyecanını yaşatan arkadaşlardan biri olmuştu. Demokratik halk inisiyatifi çalışmalarını başlatan arkadaşlardan biriydi. En zor bir süreçte önderliğe sahiplenen eylemleri örgütleyen, korsan eylemleri başlatan, gençlik potansiyelinde önemli bir başlangıç yaptıran arkadaştı. Kitleyle bütünleşmede hiçbir sorunu olmayan, alabildiğine halkçı, sevilen bir arkadaştı. Alandan deşifre durumundan dolayı ayrılmak zorunda kaldı. Ama hala da Antep’ten gelen birçok yurtseverimiz Hasan arkadaşın etkisinden, pratiğinden ve kişiliğinden bahseder.
Onunla en uzun beraber kaldığım süreç Kelareş alanı oldu. 2003 yılında yaklaşık 1 yıl o alanda beraber kaldık. Evet, onu anlatmaya çalışırken bile çok zorlanıyorum. Ben Hasan’la hep paylaşırken, onunla birlikte olurken adeta huzur buluyordum. Çünkü o yaşam ve sevgi dolu bir dost, bir arkadaş, bir erkek, bir militandı. Onun belirgin özelliği, güven veren kararlı duruşu ve katılım düzeyiydi. Güzel bir yoldaşlığı ve paylaşımı vardı. İnsan onunla paylaşımları arasında bir sınır koymak zorunda kalmazdı. Çünkü yoldaşlığı, paylaşımı, kişiliği, sadakati güven verirdi. Yaşamdaki coşkusu ve pratikçiliği onu herkes tarafından sevilmesine ve dikkate alınmasını beraberinde getirirdi. Örgütsel duruşundaki militanlığı ve mücadeleci kişiliği her arkadaşın onunla çalışma istemini doğurabiliyordu. Ben sürekli takılırdım ‘sen ahbap çavuşluk yapıyorsun, grupçuluk yapıyorsun’ dediğimde, ‘ bizim ahbaplığımızda, grupçuluğumuz da asla örgüte zarar vermez ve biz buna izin vermeyiz’ diyordu. Yani Hasan arkadaşın bazen yaptığı keyfiyetçilikler olsa da, yeri geldiğinde en ciddi çalışan ve en çok katılan arkadaşlardan biriydi. Yaşça küçük olsa da duruşu ve katılımıyla sürekli güven veren, gittiği çalışmada sonuç alan, aslında ne yaptığını bilen, anlayan, girişken bir arkadaştı. Yaşamda hep ona takılırdık, muzip yönleri çoktu herkesin potlarını yakalar karikatürize eder ve arkadaşlara takılırdı. Arkadaşlar ona yakalanmamak için ellerinden gelen çabayı gösterse de o mutlaka yine bulur ve esprisini yapardı. Herkese istisna kişilik özelliklerine göre bir isim takardı. Yani her birimize bir lakap takardı. Bizde ona çok takılırdık, ona ‘ çağdaş gui, Napolyon derdik, bazen de kısa ve tıknaz aynı zamanda saçları seyrek olduğu için hep takılırdık ‘ yaptığımız her moralde mutlaka yer alır ve skeçler de çok güzel rol oynardı, iyi bir gözlemci olduğu için yaşamdaki ayrıntılara kadar her şeyi yakalardı. Bizim için Hasanın her yorumu dikkate alınırdı onun söylediklerine herkes güvenirdi. On da arkadaşlarını seçerken ilkesel olarak esas aldığı en temel ölçü, kişinin örgütsel duruşu yaşamı ele alış tarzı yaklaşım ve gösterdiği duyarlılıktı.
En çok sevdiği şeylerden biri ata binmek ve dörtnala koşuşturmaktı. Kelareş’te onunla her göreve gittiğimizde atını dörtnala koşuşturur, adeta özgürlüğü keşfetmiş gibi küçük çocuklar gibi mutlu olurdu. Bana ata binmeyi öğreten Hasan arkadaştı. Bir keresinde ben ona hava atmak istedim ve onunla at yarışına girdim bir baktım ki o dörtnala at koştururken ben kendimi yerde buldum. Kampa geldikten sonra uzun bir süre benim nasıl düştüğümü anlatarak gülmekten kırılırdı. Onunla diğer bir anımız ise ‘ İran’da zozanlardaydık, aralarında tek bayan arkadaş bendim. Nokta deşifre olduğu için hemen bir arka sırta geçtik, çadırımızı kurduk. Geç olduğu için ben kendime yer yapamadım. O gün de içeriden gelen kurye ve yeni savaşçılar çok olduğu için yer yoktu. Bende 4 erkek arkadaşı alarak oradaki zozanlara gelen çadırlara gittik. Sabah saat 7 sıralarıydı ve ben dışarıda benimle gelen arkadaşları bekliyordum, noktaya gidecektik. Dışarıda kadınlarla sohbet ederken
En son olarak PKK eğitim devresine katıldı. Devredeyken arada bir ziyaretine giderdim, sohbetlerimiz paylaşımlarımız olurdu. Komün sorumlusuydu. Yorgunlaşmaları güçlü daha çözümleyici ve derindi. Pek resmiyetlerde konuşmaz konuşursa da iyi tahlil eder, eleştirilerini açık ve kaygısız koyardı. Belli bir örgüt kültürü ve olgunluğu olduğu için yaptığı her belirleme de kendisine hastı. Çok anlaşılır ve yalındı. Herkes Hasan arkadaş konuşunca ilgiyle dinler ve söyleyeceğini merak ederdi. Onun için pratik duruş ve kişinin katılım düzeyi, ahlak ve örgüte yaklaşımı esas ölçüydü. Onda hiçbir zaman bu örgüte karşı herhangi bir tereddüt ve güvensizlik görmedim. Ondaki değerlere ve şehitlere bağlılığı o kadar derin ve inançlı ki insan arkadaşa bakınca ‘ böyle yoldaşlarımız olduğu müddetçe bu devrim mutlaka kazanacaktır, gözümüz arkada kalmaz ‘ derdik. Kendini bilen, anlam arayışları güçlü olan, sorgulayıcı bir arkadaştı. Çok tartışmasa da, kendine aşırı güven ve kendinden emin duruşu onun yaşamdaki katılım biçimiydi.
Anlatmakla bitmeyecek kadar derin ve anlaşılmayı bekleyen yüzlerce şehit yoldaşlarımız var. Şahadetlerinden sonra söyleyeceğimiz her sözün anlamı olacak mı bilmiyorum ama sadece bizim hep yarım bıraktığımız ama tamamlayamadığımız gerçektir şehitlerimiz. Onlar gibi yürümesini bilecek kadar donanımlı mıyız, onların yaşamını adadığı değerlere değer katacak kadar vicdanlı ve gerçekçi olabilecek miyiz? Ölümle dans eder gibi kahramanca şehit düşen yoldaşlarımızı unutmamak için neler yapılabilinir. İşte bütün lanetliliklerde, kutsallıklarda bu gerçeğe, bu değerlere yaklaşımda açığa çıkar. Şehitleri unutmak, insanın kendine ihanetidir, kendinin inkârıdır. Onlar her biri bizim özgürlük bedelimiz ve aynı zamanda kanayan yaramız. Hasan arkadaştan bana kalan derin bir acı ve benden kopan bir parça can. Ondan bana kalan çocuksu gülüşlerinin yüreğimde yarım kalan sevdası. O bir Botan sevdalısıydı. Onun kelareşte şehit düşmesi ve bu kadar erken sevenlerini, bizi terk etmesi çok ağır geldi. Halada onu anımsarken gözlerim doluyor, boğazım düğümleniyor. Birilerinin bunun bir oyun olduğunu söylemesini ne kadar da beklerdim. Son gitmeden de onunla içimden geldiği gibi sohbet ettik, paylaştık ve bazı hayallerimizi ortaklaştırdık. O şahadet beni çok etkiledi. Bir kez daha şahadetler karşısındaki duruşumu, katılımımı ve onun yapmak isteyip de yapamadıklarını yüreğimde hissettim. Artık ben sadece ben değil onlarında duygularının, hayallerinin sesi olmaya çalışacağım.
Ruken Bingöl
Nuda-Nazan Bayram Yoldaşın Anısına
Bütün masallar” bir varmış bir yokmuş “ile başlar nedeni bizce bilinmeyen” bir varmış bir yokmuş “ve her kahraman var olanla masala kahraman olurmuş. Lakin bizim bildiğimiz tanıdığımız kahraman masal yaratıcısıdır” bir varmış bir yokmuş” kuralına göre işlememiş yaşam öyküsü, varmış, var olmakla yaratmış. Güneşin en sade kızıymış, öyle sıkı sarılmış ki güneşe, ışınlar yüzünde şavkımış, bir tutam öz serpmiş yüreğine. Onu en güzel tanıma kavuşturan güneşin kendisiymiş. Öyle kendisini bulmuş öyle kendisi olmuş… Yaşamı boyunca güneşten aldığı tılsımla yaşamış…
İşte böyle anlarda, keşkelere sarılır insan. Keşke anlatmam kolay olsa kahramanları masallarıyla beraber… Keşke ifadeler anlatabilse onun yüreğini, nakış nakış işlediği sevdasıyla birlikte… Keşke 29dan fazla olsa harfler, sözler, cümleler sınırsız… Seni anlatan bir şeyler olmalı, seni sen yapan bir ifade…
Zağros eteklerinde yeşeren, yaşam bulan bir kardeleni anlatmaya çalışacağız. Botan’da sonsuzlaşan bir türküyü dinleyenceyiz bütün zamanlarda sormak gerek NUDA’yı ifadeye kavuşturan var mı diye? Yada NUDA’yı en iyi anlatan NUDA'nın kendisi değil miydi diye? O gizil olmak, sır olmaktı ama en önde sarılmaktı mücadeleye, silaha susmak ama çığlık olmaktı O… en zorda olmak, en zoru başarmaktı onun adı. Kolayı sevmedi, yaparken, çalışırken, göstermezdi kendini, yaratıma seyirdeyken her kes, O güneşe Secdedeydi. İçinde bir fırtına taşırdı da, her susayan onun dingin gölünden avuçlardı suyu… Her kesin içinde arınabileceği kader temiz bir gölü vardı gönlünde. Diyaloglarında sade özünü içerdi insanlar. Duru, berrak bir yüreğin yansımasıydı dürüst bakan gözleri her şeyden önce bir Önderlik yaratımıydı NUDA. Ve geçeğe sadık kalmaya bildi her koşulda ilkeliydi, Beritan'ın en iyi örencilerindendi Beritan’la yaşamayı ve Beritan’ı yaşatmayı titizlikle başardı Beritan'ın yoldaşlık gülüydü kokusu herdem güzel olan. BERİTAN arkadaşla ilk tanıştığı yerler Zağros etekleri ilk özgürlük yuvası, ilk kadın ordulaşmasının tomurcuk olan yıllarıydı ve tomurcuğun açılması için bedel istenen zamanlar da kan renginde gül olsun diye tomurcuk, kızıl kan dökülen mekânlarda. Tanrıçaların sesinin derinlerden geldiği dağlarda. Duymayı bilenin duyduğu çağlarda duydu o sesi NUDA HEM DE BERİTANLA . Dünyayı erkek orduları sarmışken, kuşatmadayken bütün kadın duyguları, onlar adalet arayışındaydı… Ordu onlara yuvaydı orduları yok etmenin ordusu olmaktı tutkulu olan. Tezattır ilk bakışta ama gerçeğe ulaşmanın kaçınılmaz gerçeği işte. Kim inkâr edebilir NUDA'nın yüreğini kim unuta bilir çiçeklere sevgisini. Kim görmezden gele bilir hassaslıkla örülmüş şefkat ve sevgisini. Ve kim görmedi ki silahına sıkı sarılışını, kim tanık değil ki savaşın ortasında özgürlük tililisine. İşte böyle, ifadesi kendisinde saklı olan… Yüksek dağlar sanki onun için yaratılmıştı, orda koruyacaktı kadının güzel özünü. Orda mevzi alacak, orda selamlayacaktı Bese ve Zarife’yi. Bütün direnişçiler ve direniş mekânları zılgıta dönüşüyordu, çığlığa dönüşüyordu NUDA'nın ruhunda. Özgürlük ordusu, güzellik ordusu, aşk ordusu demişti dağdaki kadınlara güneş… Özgülüğün gizli bahçesinde nadide bir çiçekti Nuda, güneşten alırdı ısısını, karları, buzları yarardı, Beritan kokan zamanlarda. Karı delen, kardelen olurdu, doğa ile sadık olunan anlarda. Isıttıkça onu güneş toprağı yarardı, karları yarardı. Ki onlar güneşle beraber eşelerdi toprağı, tanrıça mezarı bulma arayışındaydı onlar. Ki güneş en sadık evlattır tanrıçaya, en helal süt emen evlat. Tanrıçaların eski mekânlarında iz sürüyorlardı, doğru yerdeydiler, Zağros eteklerinde… Tırnaklarıyla eşeliyordu toprağı NUDA, sahte gülmelere inat bir tanrıça gülüşü arıyordu beklide, yeryüzünde zalim bakan tanrıların gözüne inat, bir tanrıça gözü arıyordu, özü olan bir bakış… Ordulaşan bir arayış, bir bulma biçimi. Arayanların asla unutulamayacağı bulma. Adı NUDA, adı Beritan, adı Zelal, adı Azime olan. Hepsinin yüzünde ayni işaret, aynı olgun soyluluk. Sorxwin in kine benzeyen çocuksu gülüş, Gülbaharda ki keskin asil bakış. Peki, insan tanrıçayı arayınca benzer mİ tanrıçaya? Ona benzemek için onu bulmak gerekmez mi? En iyi bilinen ama hep bir bilinmezlik gibi duran bir soru dur bizde. Bulduğun anda bilinmez olan, sadece yaşana bilir bir gerçek olan… Gerilla yaşamına aşık olan bilir bunu, NUDA gibi arayan bulur bunu.
Böyle işte bitmeyen bir arayış; Zağros’ta kendini bulan, kadın ordusunun bahçesinde özünü güneşten alan güzel bir çiçek… Anlatmak kolay olmasa gerek bütün yaşadıklarını. Gerçeği ile beraber, acısıyla beraber ve güzelliğiyle beraber… Dedik ya en zorda açardı çiçeği. Mücadele yılları için dede en zor görevi üstlenmekten kaçmazdı, Önderliğin yanına gittikten sonra örenmişti sade ve keskin olmayı. Bundandır önderlik demişti “bu kızda bir öz var açığa çıkması gereken” Avrupa’ya düzenlemişti onu Önderlik, dağlı özün kentlerde kirlenmeyeceğine inanarak. Öylede oldu kirlenmedi NUDA. Tekrar dağlarla buluşunca en yüksek yerleri mekân bildi, zirvelerde seyir etti özgürlük dalgalarını… Yüreğinde bilediği tüm kılıçlar saklıydı kınında. Daha keskin savaşlara hazırdı artık. Daha zoruna, daha katmerlisine. Öyle ki PKK, nin yeni inşa komitesi gibi ideolojik bir çalışmaya katıldı ve söylemenin ötesinde bir yapma kahramanıydı PKK'yi yeniye kavuşturmanın ve yeniden önderlikle buluşturmanın savaşçısıydı. Burada sevdi viyanı, burada yoldaş oldu Viyan’a. ayni çalışmanın, aynı emeğin yolcusuydu onlar. Yoldaki dikenleri ellerini kanatırcasına kaldırdı onlar. Viyanla yoldaşlığı saflık deryasıydı. Kayıp olan her kesin yüzünü göre bileceği bir derya. Sınırları aşan, bentleri kıran bir deryayıydı onlar. Ne geri erkek nede geri kadının yüze bileceği bir derya. Özgürlüğün en derin noktasıydı yürekleri, yüzmenin özgürlükle eş olduğu bir sonsuzluk yürekleri. Viyanın şahadetinden sonra onu da aldı yanına yüreğindeki bahçeye yeni bir çiçek ekiyordu Beritan’ın yanına. Sorxwin'in yanına.
Gitmeliydi Önderliğe bağlı olanların yüzünü döndüğü mekâna, kuzeye. Sorxwin’in yaşadığı yere, Viyan’ın hayallerinin dolaştığı yere gitmeliydi ateşin korlaştığı yere, savaşına yeni savaşlar eklemeliydi. Tasfiyeciliği utanca boğmalıydı sade yoldaşlığıyla, korkaklığı unutturmalıydı cesur kadın yüreğiyle. Masumiyetin ortasında bir çift keskin bakıştı NUDA.
Komutandı bütün mütevaziliyle, emeğiyle, insana sevgisiyle… Yapmanın öretme biçimlerini sanat bilirdi, kırmadan yaratan, bozmadan yapan bir öz taşırdı yüreğinde… İnsanı kayıp etmeden kazanmak için yaratılmıştı sanki elleri. Nakış gibi işlerdi insanı onca nazik onca hassastı işte. Çaba ve çalışma insanıydı NUDA. Öyle çıkarsız, öyle dolambaçsız bir ifadeydi, anacıl ve kadınca olan
Önderliğin ”yarım kalmış projem “dediği kadın özgürlük çizgisine, mücadelesine, bağlılığı yaşam veriyordu yarına ve bu güne. Bu çizgiye zarar vermeme yeminlisiydi adeta. Kadın demek tarihi bir ezgi demekti onun için, incinmemeli yara almamalıydı tekrardan… Tarih utanmalıydı, erkek orduları azap duymalıydı… Ve NUDA'nın başı dik olmalıydı Önderlik karşısında. Gururla bakmalıydı geçek aynaya, önderlik yaratımı olan kendisine, kadın ordusuna. Utanma barınmamalıydı onun bakışında. Sevgi derin olmalıydı onun komutasında. Ve Botan'da destanlaşmalıydı savaşımı, Hezil akıtmalıydı onu Kürdistan’a ve…
Ö
nderliğinde dediği gibi “canından vaaz geçenler ordu yapamaz, moralsiz heyecansız olanlar kadın ordulaşmasında ne komutanlaşır ne de özgürlük savaşçılığı yapa bilir. Yaşamdan vaaz geçenler örgütçü olamazlar “O vazgeçmedi yaşamdan, canından. Canını en güzel yaşam soyluluğuna adadı. Çizgiye toz kondurmayan yiğit bir kadındı, mücadeleye iddiaya, inanca tutku düzeyinde bağlıydı. Gerçek PKK'li, özgürlük çığlığıydı kadın renginde. Kendini örgütleyerek etrafını örgütleyen güzel duygu insanı. Ciddi yaşadı, büyük çaba sahibiydi yoldaşlık için, sevmeye değer olan her kesin yoldaşıydı.
İdeolojik bir ilke olarak doğduğu topraklarda yaşadı, özgürce yaşamak için her türlü fedakârlık ve mücadeleyi verdi bu gerçeğe öncülük yaptı. Evet, doğduğu topraklarda yaşadı. Zagros'ta duydu ana tanrıçanın sesini. Cudi de bir tutam yaşamda o sundu NUH, un avuçlarına. Binlerce şehidin sesini dinledi O topraklardan. Son nefesini verirken bile İnançlı olanlar duya bilir ancak bu sesleri. Botan kadın azmini bilene anlatır kendini… Ve son durak Besta, Hezil… Bütün zorluklardan damıtılan bir yudum su olmak var Besta da, yeşilinde sonsuzlaşan bir yaşam Bütün ölümleri dize getiren bir savaşım öyküsü. Sen bir akışsın Hezil'de bir gün bize tekrardan döneceksin dürüst olmayı savaşmayı öreteceksin. Akış böyledir, terk etmez tümden. Her kurak toprağa uğrar, can verir oraya , sen böyle atmadın mı Zagros'tan Botan'a. Böyle fısıldamadı mı tanrıça senin kulağına ??...
Biz iki defa duyduk şahadet haberini her ikisin dede inanmadık, inanamadık, inanmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki inançlı bir yürek, bir ülke eder, bütün doğaya can veren bir ırmak eder… Tarihe akışsın sen, güne ve güneşe can yoldaş, geleceğe özgürlük çağrısı…
Seni unutmak ihanetle eş anlamlı olacak. Anına bağlı kalmak ise onurumuz…
Nalin Dilpak
Kameraman Xelil, Yazar Xelil, Sinemacı Xelil, Türk Xelil, Kürt Xelil, Devrimci Xelil, Gerilla Xelil, İnsan Xelil, Yoldaş Xelil. Tüm bu sıfatlar seni dile getirir Xelil yoldaş.
Xelil Dağ; Xelil Arapça bir isimdir, anlamı en yakın arkadaş, en yakın samimi dost.
Dağ; Türkçede görkemli, heybetli olmanın adıdır. Xelil Dağ ise; dağ gibi bir arkadaş, dağın dostu, dağa en yakın, görkemli olanı ifade eder. Bu isim sana ne kadar da yakışıyor Xelil yoldaş.
Ben senin Botan günlüklerini okudum ve aklıma ilk gelen şey; birlikte bir grup yoldaşla Şîkefta Birindara’ya çıkarken biraz yorulmuş ve oraya ulaşmadan bir mola vermiştik. Ben sana “sen her zaman herkesin fotoğrafını çekiyorsun, bu kez de seninkini birisi çeksin ve ben de seninkini çekeyim” demiştim. Ve yine gözlerimin önüne sen Kuzey’e geçmeden bir hafta kala birlikte kaldığımızı, çok tartıştığımızı ve senin çok soru sorduğunu hatırladım. Ve son gidiş anında da senin çantana el atıp kaldırdığımda, yükünün ne kadar ağır olduğunu görmüş ve sana derin yolculuğunda bir yoldaşı destek sunması için görevlendirmiştik. Bilirim devrim saflarında sen hep ağır yük kaldırdın, bizimkisi biraz destek sunmaktı. Ve düşüncelerimi Herekol’da girdiğiniz çatışmanın ardından seninle büyük cihaz üzerinde tartışmamızda gezindiriyorum. Gönlümden geçen sözler şunlardı;“yeter artık geri dönebilirsin.” ancak gördüm ki senin devam etmedeki ısrarın daha da fazlalaşmış ve iraden daha da çelikleşmiş. Ve söylemek istediklerimi söyleyemedim. Bu yüce istemin ve çelikten iradene karşı boğazım düğümlendi. Söylemek istediklerimi söylemiş olsaydım moralini belki olumsuz etkilerdi düşüncesini yaşadım. Ve bunun için sana Kuzey yolculuğuna çıkmadan önce “sonuna kadar inisiyatif senindir” sözümü tekrarlamaktan başka söyleyecek bir şey kalmadı bana ve görkemli Ararat yürüyüşü istemini bir kez daha ret etmedik ve sana bir şey demedik, diyemedik.
Xelil yoldaş, sen bu dağları sevdin ve herkes de seni sevdi. Sen arkadaşların sohbetlerinde, sen ateşin közleri üzerinde demlenen çayda, sen karanlıklarda gür ateşlerin etrafında tutulan gerilla halaylarında, sen yoldaşlarının eylem anına doğru yol alırken dillerinden düşmeyen türküde, sen yoldaşların sessizliği ve toplantılarındaki ciddiyetinde gerillanın derin ve özel duyguları oldun. Yine sen yoldaşlarının acı haberlerini yoldaşlar duyduklarında onları ilk görüp de resmini çekendin, yaşayandın ve şiirini yazandın. Ve sen gerillanın bu hüzünlü anlarını siluetleriyle birlikte kaleminle kâğıda, makinenle fotoğrafına nakşedendin...
Sen gerillanın düşmana vurduğu ağır darbeleri, hedeflerini düşürerek ele geçirdiklerinde ölümle yaşam arasındaki coşkularını, duygularını yaşadın, resmini çektin ve inci gibi yazına döktün. Ve sendin düşmanın helikopterini, yoldaşların düşürdüğünde resmini çeken ve kameraya alan. Yoldaşların düşmanın tank ve panzerlerini havaya uçurduklarında, yine sendin o anı görüntüleyen ve resmini çeken, haber yapıp tüm dünyaya duyuran.
Sen, asi dağlarımızın kayalıklarında, derin yarıklarında gizlenmiş oyuklarında ve geçit vermez uçurumlarında adım adım, karış karış dolaşandın. Sen bu dağların derinliklerinde saklı isimleri bilinmeyen şikeftlerin dehlizlerini hatta içlerinde insan kemikleri çürümüş olanları da gördün. Hepsini bir sen dolaştın. Sen buralarda, tarihin derinliklerinde yazılmamış olanı, daha doğrusu yazılmaya izin verilmeyenleri “yazılmamış olan tarihi”, atalarımızın hikâyelerini ve ilk izlerini arıyordun. Sen gördüklerinin resmini çektin ve kameranla yeniden yaşamla bütünleştirerek filmleştirdin. Sen, bu ülkenin topraklarının en eski tarihini, atalarının izlerini arayıp buldun ve geçmişle, bugünle, gelecekle bağını, ilişkisini kurarak bize onların ulaştırılmasını sağladın.
Sen bu dağların en asi kayalıklarında ve en yüksek dağ zirvelerinde dolaştın. Sen Avdal Kovi’yi, sen Çarçela'nın zirvelerini ilk görüntüleyendin ve sen Cilo'nun en yükseklerinde bulunan özel kaldırılmış sandığın içindeki deftere yazısını yazan ilk gerilla oldun. Sen Cudi'nin zirvelerine, Nuh'un Gemisi'nin bulunduğu Sefine’ye de gittin. Bunların hepsini görüntüledin ve dokunaklı kaleminle, tarihle buluşturmak için yazdın, çizdin. İnsanlığa Kürdistan’a bir dipnot düştün.
Sen bu ülkenin tüm güzelliklerini ve görülmeye değer ne kadar yer varsa dolaştın. Avaşin ve Zagros zozanlarını, Basya, Zap ve Faraşin yaylalarının o ölümsüz “merg ve çimenlerini” de gördün. Faraşin'in ana kaynağı olan mavi balıklarının resmini çektin, kamerana aldın ve yine altın kaleminle mısralara dökerek mazlum halklarımıza ulaştırdın. Ve Hezil çayıyla vadisini, Herekol’un o görkemli asi duruşunu hatta Cudi'nin o meşhur “Lawuke Xerib’ini” de gezdin. Sen tarihin o meşhur gezgincilerinden biri olarak onların izinden ancak bu kez daha çağdaşı olarak, Kameraman Xelil yoldaş olarak bunları kamerana alarak onların arasında yer aldın.
Kürdistan’da dağ keçileri en duyarlı yaratıklardır. En sert ve yalçın kayalıklarda ve uçurumlarda yaşarlar. Ve kendilerine insanların yaklaşmalarına izin vermezler. Ancak sen Cudi ve Çarçela’da dağ keçilerine kendini yaklaştırmasını bildin. Sen bu zor olanın resmini çektin hatta filmini yaptın. Ve Kürdistan tarihinin bilmem kaç bin yıl öncesinde kayalara resmedilmiş ilk Pêz Kovi’lerin fotoğrafını ve filmini çekerken de bu ilk Pêzkovilerin resimlerini yapan sanat âşıklarını ne kadar kıskandığını da yazdın. Hâlbuki hepimizin bir kıskanacağı varsa o da sensin. Senin bu kadar ülkeyle birleşmen olsa olsa bizim bir kıskanma gerekçemiz olabilir Xelil yoldaş.
Xelil yoldaş sen gerillanın mücadelesinde bir şeylerin eksik olduğunu hissettin. Ve sen çabanla, ısrarınla bu boşluğu gidermeye, kapatmaya çalışmadın sadece. Hayır, sen aynı zamanda kendi önüne hedef olarak koyduğun bu çalışmayı başarıyla gerçekleştirdin. Sen gerillanın saklı kalmış ve yaşam içerisindeki duygularının sihirli-sırlı yönlerini yakalayıp halkımıza, halklarımıza kavuşturmasını da bildin. Ve sen halkımız ile gerillayı birbirine yakınlaştırdın. Ve sen Kürt halkı ile gerilla arasına bir köprü olmayı başardın. Ve bunu ancak sen yapabilirdin Xelil yoldaş, dağın samimi, yakın dostu!
Sen kameranla savaşarak kavganın en ön saflarında mücadeleye katıldın. Sen çektiğin her resminle, yazdığın makalelerinle, sen yüreğinle mücadele ettin. Ve en son olarak da silahınla mücadele ettin. Bunun için düşman senden ürküyordu. Senden nefret ediyordu. Kendilerince haklı nedenleri de vardı. Çünkü sen düşmana karşı en önemli ve başarılı savaşı yürütüyordun. Ve bundandır ki sen şehit düşüp aramızdan ayrıldığında, düşmanın o faşist Mehmetçik basını manşet atarak “propagandacılarını vurduk” dediler.
Başkaları da; gerillanın resmini çekmek, anlatmak, yazmak istediler. Ancak onların yüreği bu gönül çalışmasını kaldırmaya yetmezdi, yetmedi ve yeterince temiz, dürüst ve arı değildiler. Biliyorsun bazıları bu davayı bırakıp gittiler, sen de yazılarında yazmışın ve kiminin ismini de vermişsin. Onlar hem kalemlerini hem de kendilerini sattılar, ne kadar onursuz olduklarını gösterdiler. Onların onursuzluğu onların olsun. Ancak sen sarsılmaz inancın ve her geçen gün biraz daha gürbüzleşen iradenle, hesapsız katılımınla, inadına davaya olan bağlılığınla, yüreğinde bulunan o engin sevdanla bu halka, bu dağlara, bu yoldaşlara bağlandın. Bunun için bu görkemli yürüyüşün devam etti. Ve kendi önüne Cudi'den başlayarak Ararat'a kadar yürüyerek buraların belgeselini yapmayı hedef koydun.
Evet, yoldaş Xelil, dağın samimi ve yakın dostu, şu bir gerçektir; senin de bir hikâyen oldu. Ve bu hikâye bitmedi, bitmeyecek ve hep berdevam edecektir.
Sen; Adıl, Gülbahar, Nuda, Kurtay ve Ferhat yoldaşlara selamımızı söyle. Ve tabi ki Medeni, Serxwebun, Sorxwin, Nucan, Dicle, Avareş ve Sidar yoldaşları da unutma. Onlara deki; bu hikâye senin, onların ve hepimizin hikâyesidir. Kürt halkının özgürlüğe doğru olan “Özgürlük Yürüyüşü’nün” hikâyesidir, insanlığın hikâyesidir.
En son Botan’da tuttuğun günlüklerin geldi. Bir kez değil birçok kez okudum. Günlüklerin ve yazıların çok değerli. Bu günlük ve yazılar elbette senin tüm hikâyeni dile getirmiyor, getiremezler de. Çok değerli ve anlamlıydı ancak, duygularının bir kısmını dile getirebiliyordu. Kendine has üslubunla hem duygularını hem de düşüncelerini o kadar güzel ve sade bir biçimde birbirine bağlayarak dökmüşsün kaleme. Ve inanıyorum; her Kürt genci ve demokratik değerler taşıyan her insan bu günlüğü ve makaleleri okumaya başladığında, sonuna kadar okumadan ellerinden indirmeyecekler. Ve bu yazılarda Kürt halk realitesi ile devrimci mücadele gerçeğini ve yaratılan değerleri görecek ve anlayacaklar.
Cudi’den Ararat'a kadar olan Özgürlük Yürüyüşü hikâyeni biz yoldaşların olarak hep berdevam edeceğiz. Molotoflu gençler devam ettirecekler.
Size başka bir müjde daha vermek istiyorum; Kürdistan’ın o mağrur ve alnı ak çocukları yeni bir silah keşfetmişler, güçlü ve kutsal bir silah bu. O da, taş. Yani Kürdistan’ın taşları. Onlar, yüreklerinin pekliği ve sıcaklığıyla ellerindeki taşlarla sağır kulakları patlatacak ve halkımızın sesini onlara-işgalcilere duyuracaklar, kör gözleri patlatacak ve Özgürlük Yürüyüşünü onlara görünür kılacaklar. Dili sönmüş ve dönemez olanların dilini çözecek ve bir şeyler söylemelerini sağlayacaklar. Özcesi küçük alımlı ve çalımlı generaller üç maymunların oynanmasına artık izin vermeyecekler!
İşte bunun için gönlün rahat olsun ve gözlerin arkada kalmasın diyorum ve bulunduğun yerde rahat uyu Xelil yoldaşım.
Mücadele Arkadaşları
Ülkem

Toprağım kadar,
seslerim, aşklarım kadar
büyük olamaz ihanetler
onlar bir serçe kuşun
kanatları bile olamazlar
***
yağmur damlacıklarını,
çocuk seslerini,
uçan kuşun kanatlarını,
çırpınışlarını yazmalıyım
Ülkemin
***
Tutsakların yaralı yüreklerini,
vurulan bir gencin o anda
duyduğu şeyleri,
bir ölünün son sözlerini
çizmeliyim kağıtlara,
yıldızlara
***
Bir yılanın sessiz kayışı ve
iz bırakışını toprakta
akrep kadar, çiyan kadar
bilinen kötü şeyler kadar
zulmü de yazmalıyım
ihaneti de
Mazlum DOĞAN








