Duyuyor musun? 36 direniş abidesinin melodisi çınlıyor Sürküt yamacında!
Bugün gibi hatırlıyorum. 1997 yılı Mart’ı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü bütün yoldaşlarla birlikte Kürdistan dağlarında kutluyoruz. Öyle bir dönem ki cemre düşmüş toprağa, havaya ve suya. Isınmaya başlayan
toprakta kardelenler başkaldırmış. Hava ise sıcak ve güneşli. Nereden bakılırsa bakılsın, insana "işte bahar böyle olur" dedirten bir atmosfer. Karlar vadinin güney yamaçlarında erimiş, toprak canlanmış. Yeşil kendisini yavaş yavaş hissettiriyor, toprak gerçek örtüsüne kavuşmaya hazırlanıyor. Peri ise, karların erimesiyle artık coşmak üzere.
Bu dönemde gerilla kampımızı Kiğı ve Yedisu arasındaki Kelxas vadisinde Ciğerimin Bahçesi'nde üslendirmişiz. 8 Mart kutlamaları var ve tüm arkadaşlar günün anlamını bildiklerinden dolayı, her zamankinden biraz daha fazla duyarlı davranıyorlar. Önceden görevlendirilen grup, gerilla şartlarında hazırlamış olduğu programını sundu. Ancak kutlamalar bununla bitmedi. Halayların, zılgıtların çekilmediği, şehit yoldaşların ruhunun şad edilmediği bir kutlamayı düşünebilir misiniz? Tabii ki hayır. Bu sefer de öyle oldu. Öğleden sonra kutlamalar bittiğinde bile arkadaşların sesi halen vadide yankılanıyordu.
Ama sonuçta düşman gerçekliğinin olduğu, sömürge altındaki bir ülkede yaşıyorduk. Kutlamaların hemen ardından, yani akşama doğru Türk ordusunun geniş kapsamlı bir operasyonu başladı. Öyle bir operasyon ki, tam üç ay sürdü. Bu yoğun saldırılarda gerilla güçlerimiz kahramanca bir direniş gösterdi. Çatışmalarda eyalet gücümüzden toplam 36 arkadaş kahramanca savaşarak şehadete ulaştı. Yorganları yıldız, döşekleri toprak olan; açlık, susuzluk nedir bilmeyen bu yoldaşlarımız, Kelxas vadisini, Pisxanık'ı, Diğnik'i, Talakus'u bize emanet ederek sonsuzluğa kavuştular. Ölümsüzlük vadisinden içeriye girdiler.
Aradan bir yıl geçti. Şu anda coğrafyadan uzakta, Önderlik Sahası'ndayım. Bugün de Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları var. Yoğun bir hazırlık var. Yoldaşlar karınca misali, sınırlı imkânlarla da olsa hazırlık yapıyorlar. Şiirler okunur, türküler söylenirken ben yine Kelxas'tayım. Govende duran arkadaşlar teker teker gözlerimin önünden geçiyor. Yüzlerindeki mutluluğu okuyorum. İnanılmaz bir güçle dolmaya başlıyor vücudum. Yoldaşlarımın govend sırasındaki omuz silkmesini bile hissedebiliyorum. Çığlıklar, zılgıtlar ve toprağa akan terin kokusu. Sevinçliyim, mutluyum.
Bir yıl sonra ruhum yine Kelxas vadisinde. Türk ordusunun o günkü saldırılarına karşı savunmaya geçen güçlerimiz, 9-12 Mart tarihleri arasında ordu güçlerine yönelik amansız saldırılar gerçekleştirmişti. Çatışmalar çetin geçiyordu. Şehitlerimiz de vardı ve yoldaşlarımız bu şehitlerin intikamını bire on alıyorlardı. İşte bu duygu bizi hep umutlandırdı ve yürüyüşümüze ışık tuttu. Güven verdi, direnişçi kıldı, güçlendirdi. Çünkü hepimiz biliyorduk ki bayrağımız hiçbir zaman yere düşmeyecek. Yeni neferler ateşi yakmaya devam edecek.
Çatışmaları anlatmaya devam edeyim. Güçlerimizin karşı saldırısının gerçekleştiği ilk günün akşamı radyoyu dinliyorum. Özel savaş kapsamında hazırlanan haberler, ses tonunda sevinç hissedilen bir spiker tarafından okunuyor. Güçlerimizin kayıpları veriliyor. İnanmak istemiyorum. Daha önce de orada çatışma olmuş, şehit vermiştik. Aynı yer. Ciğerim'de kamp baskını olmuş.
Çatışmalar sürüyor ve şimdi direnenlerin özgürlük çığlığı yankılanıyor Peri vadisinin yamaçlarında. Tam 36 ses bir arada haykırıyor Peri'ye, Kelxas'a, Sürküt'e. Acımasız kış koşulları geçit vermiyor yürümelerine. Özel savaş güçleri ise her zamanki gibi yine teknik gücüne dayanıyor. Hatta ölülerden bile korktuğu için uzaktan atışlarla her şeyi, her yeri yakıp yıkmaya çalışıyor. Bedenler yavaş yavaş toprağa düşerken, işte böyle başlıyor 36'ların hikâyesi. Söylenmeye başlıyor 36 can yoldaşın melodisi. Diğer bir deyişle özge canların ölümsüzlüğe, aynı zamanda zafere gidişleri de böyle tamamlanıyor.
"Mazlumlaşarak partileşmek, Agitleşerek ordulaşmak, Zilanlaşarak özgürleşmek temel hedefimizdir." diye konuşmasını bitiren kadın arkadaşın vurgusuyla, hayalden sıyrılıyor, günümüze dönüyorum. Kelxas vadisinde değilim. Yanımda başka arkadaşlar var. O sırada, şehit düşen yoldaşlarımı anlatma isteği duyuyorum. Öyle bir istem ki gösterilen kahramanlığı yüzyıllara taşısın. Onların melodisinin unutulmamasını, dilden dile dolaşmasını sağlasın.
Sizleri hiçbir zaman unutmadım yoldaşlar. Yücelik ve sadeliğin sembolü dağları, oradaki güzel günleri, tatlı hatıraları aradım hep. Bir de sizin bize öğrettiğiniz biçimde, pratikte yaşanan hatalarımızı, geri alışkanlıklarımızı bu sahada bilince çıkarmaya çalıştım. Bu temelde kendimi borçlu hissederek anlatmak istiyorum sizleri. Ama sizi anmanın en güzel yolunun anlatımdan değil, yolunuzu takip etmekten geçtiğini de bilerek başlıyorum sözüme.
36 özge candan Herbijî arkadaş Piran'da büyüdü, Amed'de saflara katıldı. Erzurum'da yaşadığı bir gerilla pratiğinden sonra Parti Merkez Okulu'na geçti. "Kaybettiğim yerde kazanacağım" ilkesinden yola çıkarak yeniden Erzurum Eyaleti'nde görevlendirilmeyi önerdi. Bu önerisi uygun bulundu ve Herbijî arkadaş büyük bir kararlılıkla çalışmalara başladı. Burada 1996-97 yıllarında bölge düzeyinde sorumluluk aldı. Bütün yaşamında çalışmalara hesapsız katıldı. Oldukça duyarlı ve dikkatliydi. Düşmanın nereden geleceğini çok iyi tespit ederdi. Kendisinden önce arkadaşlarının güvenliğini sağlardı. Gücünü büyütmekte üzerine komutan yoktu. İşte tüm bu militan özellikleri onu inançlı, kararlı bir tutum sergilemeye götürdü. Sonuçta komutanlık görevine layık bir şekilde Kelxas'ta girilen çatışmalarda kahramanca direnerek şehit düştü.
Zeki arkadaş, daha 12 yaşlarındayken kararını vererek parti saflarına katılmıştı. Ailenin yurtsever oluşu onu genç yaşlarda mücadeleyle tanıştırdı. Erzurum-Dersim alanında savaştı. Zeki arkadaş da Parti Merkez Okulu'nda eğitim gördü. 1996 yılında Erzurum eyaletinde takım komutanlığıyla göreve başladı. Görevine candan katıldı. Gerillaya katılımda gördüğüm Zeki arkadaş, altı yıllık onca pratik ve eğitimden sonra 1997 yılında da ilk günkü gibi temiz, cesur, canlı ve kararlıydı. Silahına gösterdiği ilgi ve deyim yerindeyse kara sevdası ile tanınırdı. Savaşta atılgan ve sonuç alıcıydı.
Kazım arkadaş, Kulp'ta büyümüştü. Fakir bir aileden geliyordu. Ancak zekiydi ve kıt olan olanakları değerlendirerek Yıldız Üniversitesi'ni okudu. Standart yaşam olanaklarına kavuşmuş olmasına rağmen, yıkılması gerektiğine kesinlikle inandığı düzenle bütünleşmedi. Ona retle karşılık verdi. Gerilla olarak Serhat ve Erzurum'da faaliyetlerde yer aldı. Düşmanın 1997 operasyonlarında aynı bölgedeydik. Çatışmalarda omuz omuza savaştık. Onunla aynı mevzide çatışmanın güvenini bizzat yaşadım. Fedakâr, emekçi yanıyla arkadaşların beğenisini kazanmıştı. Örneğin bir kış günü aç kalan yoldaşlarına ekmek bulabilmek için gönüllü bir şekilde yola çıkmış, kar-kış, soğuk demeden en yakın yerleşim birimine ulaşmıştı. Donma tehlikesi, düşman pusuları onu korkutmamıştı. Böyle tanınırdı Kazım arkadaş. Düşman denetimine girmemek, grubunu sağlam bir şekilde pusulardan kurtarmak onun en belirgin özelliklerinden biri olmuştu yine. Kitle faaliyetlerinde ise yapıcı ve örgütlüydü.
Kazım arkadaşı anlatırken, govende durmuş Sara arkadaş gözlerimin önüne geliyor. Kefiyesini boynuna atmış, can yoldaşının omzuna yapışmış, gülümsüyor bana. Bilmem nasıl anlatmalı seni Sara arkadaş? 1992'de katıldın gerilla saflarına. Hatırlıyor musun, katılmandan sonra ilkbaharda Çavreş'te görüşmüştük ilk kez seninle. Sevecen yüzün soğuktan mosmor olmuştu. Ama aldırmıyordun. Henüz karlar erimemişti. Metrelerce karın altına sığınağınızı yapmıştınız. Küreklerle sığınağı kazımış, sonra da içine çadır yerleştirmiştiniz. Gülerek "Konserve kutularını andırıyor değil mi?" demiştin. Sonra da eklemiştin; "Bakma küçük olduğuna, üç kişinin sığabileceği bu sığınakta tam on beş arkadaş kalıyoruz."
Buradaki faaliyetlerden sonra Amed'e geçiş yaptınız. İşbirlikçiliğe karşı vermiş olduğunuz korkusuzca savaşı duyduk. Bu arada hakkınızda söylenen olmadık şeyler karşısında bir an bile kaygıya düşmeden, gerçek savunmanın düşmana karşı verilen mücadeleden geçtiğini gösterdiniz. Dersim'den Varto'ya uzanan sürgün günlerinizin öfkesini, intikam anlayışınızı, eğitimde, yürüyüşte, oturuşta, mevzide, kısacası yaşamın her alanında görmek mümkündü.
Dersim'de ve İlbey çatışmalarında yaralandın, ayak parmakların gitti. Ona rağmen inancınla, partiye bağlılık düzeyinle eylemlerde hep öncülük yaptın. Şu sözün hala hatırımda: "Bir gün eğer düşman karşısında mermim biterse, o zaman büyük ölmek istiyorum. Son bombamla kendimle birlikte düşmanı da yok edeceğim."
Evet, Sara yoldaş. Sözünün eri, pratiğin diliydin. Korkmak nedir, durmak nedir bilmezdin. Kürt geleneğinin asi kızıydın. Gözü kara, alnı açık. Sizi anmaya devam edecek ve son ayrılışımızda size verdiğim sözü er ya da geç yerine getireceğime dair bir yoldaş olarak söz veriyorum.
Şimdi yine Kelxas vadisindeyim. Baharın ilk günleri yaşanıyor. Yaşam yeniden canlanıyor. Ancak kış da gitmemekte diretiyor ve dondurucu soğuğunu iliklere kadar hissettiriyor. Bir tarafta soğuk, diğer tarafta Türk ordu güçlerinin operasyonu. Bunun için sürece 'zehir kusan kış' da denilebilir.
Dedim ya, her taraf ağır bir kar tabakası altında henüz. Peri vadisiyle Sürküt tepesini birbirinden ayırt etmek gerçekten zor. Her taraf bembeyaz. Hêvîdar yoldaş bir gün önce Sara'yı, Dersim'i, Herbijî'yi, Kazım ve onlarca yoldaşını kaybetmişti. Yüzünde hüzün ve nefret vardı. Çünkü bu kadar yoldaşını katleden, bu kadar vahşet uygulayanlar kendi soyundan geliyordu. Büyük bir utanç içerisindeydi.
Hêvîdar (Ruken) yoldaşı 1994'te tanımıştım. O gün bu gündür hep aynı takımda veya aynı birlikte yer aldık. Kürt kızı değildi, Çorumluydu. Üniversiteyi okumuş, bilinçli temelde PKK saflarında yer almıştı. Egemen ya da ezen ulus anlayışını kırıp aşmıştı. Kürtlerle birlikte Kürtleşmişti, daha doğrusu PKK'lileşmişti. Yaşamı, duruşu oldukça canlı ve moralliydi. Yanlışlıklara karşı eleştiriseldi. Aynı zamanda bir işin doğrusunu da koyar, ileriye yönelik perspektif sunardı. Bütün arkadaşlar da bunu bildikleri için ikirciksiz görüşlerine katılırdı. Düşünceleri toparlayıcı olduğu gibi, planlamada, yol yöntem bulmada usta ve yaratıcıydı. Aynı yaratıcılığını yaşamda da sergiliyordu. Tehlikeyi sezdiği yerlere kesin gitmezdi. Doğadan beslenmesini bilen bir arkadaştı. Göreve giderken adeta uçan bir kuş gibi kanatlanırdı. Manga ve takım komutanlığı yaptığı sıralarda bizzat tüm işleri yapar, pratikten kopmazdı. Takımın bütün sorunlarıyla uğraşırdı. Emekçilik, çalışkanlık, Orta Anadolu kadınlarından kalmıştı kendisine. Düşmana karşı çok duyarlıydı. Sırt çantasında her zaman kazma ve kürek bulundurmasıyla da dikkatleri çekmişti. Mevzi kazmak isteyen, hemen Hêvîdar arkadaşa giderdi.
Hêvîdar arkadaşın bu duyarlılığı, gericiliğin ve oligarşinin gerçekliğini bilince çıkarmasından kaynaklanıyordu. Çünkü insanlığın gelişimi için temel olan bilim ve tekniğin, egemenler tarafından nasıl kan kusan bir canavar haline dönüştürüldüğünü biliyordu. Bu tekniği yenmenin tek yolu da iradesini keskinleştiren gerilladan geçiyordu. Sırt çantası, ufak tefek ihtiyacı olan arkadaşları hiçbir zaman boş çevirmezdi. Oldukça tedbirli ve planlıydı. Bütün bu olumlu özellikleri onu PKK yaşamıyla bütünleştirmişti.
Hêvîdar yoldaş, savaşımını bilinçli bir temelde yürütmeyi sürekli esas aldı. Direnişiyle, ezilen Türk halkının da alın akı oldu ve yaşamıyla herkesin sevgisini kazandı. Bingöl'de, Çavreş'te, Şehit Xebat'ta, İlbey'de, Dallıtepe'de, Kızılağaç'ta bastığı her yerde bir anı, bir iz, tarihsel bir yapıt bıraktı. Güzel, estetik duygu ve düşünceleriyle, konuşma ve hitabıyla doğaya, hayvanlara, insanlara yön verdi, öncülük yaptı. Canlı, dirayetli, güçlü yaşam felsefesiyle yüce kardeşlik, yoldaşlık, enternasyonalist görevini başarıyla yürüttü. Kanını Sürküt eteklerinde Peri nehrine akıttı. Kızgın bir sel oldu, kızıllaştı, Mezopotamya topraklarına dağıldı. Ölümsüzleşerek yeniden yaşam kaynağına dönüştü.
36'ların hepsini teker teker anlatmam imkânsız. Buna cümleler yetmez. Çünkü hepsi birer tanrı veya tanrıça kadar büyük ve yüce. Örneğin Gulan'ı mı anlatayım? Iğdır'da saflara katılarak Erzurum'da düşmana karşı kırılmaz cesaretiyle giden can yoldaşı mı? Yoksa Bayrampaşa'dan çıkarak 1995'te faaliyetlere türlü zorluklar altında katılan Şilan'ı mı? Henüz 14 yaşında silah alarak gerillada yer alan, fiziki olarak rahatsız olmasını kendisine dert etmeyen, inancı ve iradesini güçlü kılarak sonuna kadar yürümesini bilen Şilan'ı mı?
Peki korkusuz Jiyan'a ne demeli. Mevzide bile eğilmeyi kendisine yedirmeyen, aktifliğiyle, koşuşuyla yaşama yaşam katan arkadaşımıza. Son olarak Dallıtepe'de pusuya düşmüş, çatışmada bir kolunu yitirmişti. Buna rağmen silahını bırakmamış, revire çıkmayı da kabul etmemişti. Yaşama hemen katılmış, "Hastaneye yat" biçimindeki diretmeleri de, "Beni mezara mı yatırmak istiyorsunuz?" diyerek reddetmişti. Pratiğiyle ismine layık olan Jiyan yoldaşı anmak o kadar basit olmamalı.
Dersim arkadaşı izah etmek de gerçekten mümkün değil. Dersim yoldaş olgunluğuyla, kadın ordulaşmasındaki öncülük rolüyle tanınıyordu.
Şimdi diğer yoldaşlar da bana bakıyor. Yüzlerinde huzur ve sevinç var. Numan, Ronahî, Binevş, Bilican, Akif, Yaşar, Ali Amed, Delîl, Delîl Tekman, Çiya, Cîgerxwîn, Botan, Peşeng, Dilxwaz, Aydın, Hogir, Zinar, Celal, Server, Zihat, Ronî, Şevger, Ferhat, Serhat, Salih, Evindar arkadaşları birer birer değerlendirmek gerçekten çok zor. Buna rağmen belki de dünyanın en güzel işi bu isimsiz kahramanları yaşadıklarıyla birlikte anlatmaktır. 36'ların sıcak kanıyla kızıllaşıp eridi. Peri suyuna döküldü, coştu. Keban'a, Fırat'a, oradan Arabistan'a, Körfezden Atlas Okyanusu'na dökülüp yayıldı. Mezopotamya topraklarını, Arabistan çölünü yemyeşil bir semaya dönüştürdü. Dünyaya yeni bir çığır açtı.
Belki bugün de dünyanın üçte biri savaşlarla ve gözyaşıyla iç içe. Ama Kürdistan'da bambaşka. Görmeyenler anlatamaz, anlatabilme gücü ve cesaretini kazanamayanlar hiçbir dönem gerçekleri yazamaz. İşte benim de zorlandığım husus bu. Belki günün birinde Kelxas'a, Peri'ye ulaştığımda, Sürküt tepesine çıktığımda, orada Bagır Baba'yı, Bandoz'u, Koşanları, Sülbüs'ü göreceğim. Ve yine vadilerdeki arkadaşların yükseklere doğru koşuşunu izleyeceğim. O zaman onlarla yamaçta buluşup kucaklaşacağım. O zaman 36'ların özgürlük türküsünü hep bir ağızdan söyleyeceğiz. Belki de o türkünün ismi "Zaferde, başarıda buluşma" olacaktır.
Zafer, bıraktığınız mücadeledir. Mücadele bizde her şeydir. Yaşamın ve özgürlüğün kendisidir. Ölümsüzlükte buluşmak üzere.
Mücadele arkadaşları adına
Dağların doruklarında yükselen mücadele, her ulustan destan olacak yürüyüşlere mührünü basmıştır. PKK’nin ilk grubu Kürt ve Türk gençlerinden oluşuyordu. Bu nedenle PKK halkların
birliğinin adı olmuştur. Tüm halkları kucaklamaktadır. Mücadelesinin başından itibaren bu bir gerçeklik olarak açığa çıkar ve bugüne kadar da bir gelenek gibi sürmektedir. Bundan önce bu ülkenin kaç kızı ve oğlu sarp kayalıklarda seslendiler kim bilir? Onların çığlıklarını kimse duymadı, kimse yazmadı. Ama dağlar tanıktır. Kimse duymasa bile dağlar konuşuyorlar. Çünkü dağların kuytuluklarında kaynaklarına dönüyorlar. Tarihin derinliklerine dalıyor ve bu şekilde insanlığın ve doğanın gerçeğine ulaşıyorlar.
Bir gerillayı tanımlamak… Bir gerillayı tüm güzelliği ve renkliliğiyle kaleme almak. Onların kişiliğinde renk vermenin güzelliği adlandırılabilsin diye belki de tarihin derinliklerine girmek gerekecektir. Binlerce kahramanın adının verildiği sıradağları adlandırmak.
Onların tüm yaşamları “Özgür bir yaşam olmalı ya da hiç olmamalı!” sloganında anlam buluyor. Aydınlıkla karanlığın çatışmasını en çok da onlar yüreklerinde hissediyor olmalılar. Şafak vakitlerinde özgürlüğü ve güneşi kucaklamak onlar için vazgeçilmez. Onlar zaman içinde çok şey yaşadılar, yaşadıkları pek çok şey de onlar için geçmiş oldu ama birlik ruhu onların yüreklerinde her daim güçlü, canlı ve anlamlı kaldı. En umutsuz, sevginin kaybedildiği anlarda bile bu umutlu kimseler kendilerini ayakta tutabilirler. Kalemimizin gezintisinde bu kez de bir ulustan bir başka ulusa geçiyoruz. Bu kez mücadelesiyle halkların birliğinin simgesi olmuş Rumet Antep adlı Türk gerillanın öyküsünü sizinle paylaşıyoruz.
Mehmet Kocaakça, gerillada tanınan adıyla Rûmet Antep 1983 yılında Antep’te gözlerini dünyaya açar. Türk asıllıdır. İçinde yaşadığı toplum kendisini özgür olarak adlandırsa da Rumet, ülkesinin özgürlüğünün Kürt ulusunun özgürlüğünden geçtiğinin farkındadır. Bundan dolayı çocukluk yıllarında yurdunu kurtarma arayışına girer. Ülkesinin demokratikleşmesinin yolunu da Kürdistan dağlarında mücadele etmekte görür. Bu temelde 2004 yılında gerilla saflarına katılır. Gerillacılığını Xınere, Xakurke, Erzurum alanlarında geçirir.
Yeni savaşçı eğitimini ‘1 Haziran Atılım Devresi’ adının verildiği bir eğitim devresinde görür. Kürt özgürlük mücadelesinin tarihinde 1 Haziran Atılımı aşaması çok önemli bir süreçte başlamıştı. 1 Haziran hamlesi özgürlük mücadelesini çürütmek, etkisizleştirmek isteyenlere “dur” deyişti. Tüm gücü ve olanaklarıyla tasfiyeciliğin üstüne gidiş, kendini yeniden yaratmaydı. İşte Rumet de böyle bir dönemde gerilla saflarına katılır. Onun katılımı bir yandan tasfiyecilere yanıt olurken, diğer yandan da bu hamlenin ruhuyla kişiliğini yeniden yarattı. Bu katılımı esas aldı ve o bundan sonra bu ruhla özgürlük mücadelesine katılacaktı.
Türk bir arkadaş olmasına karşın kısa bir dönemde yoldaşlarının sevgisini kazanır ve komuta sorumlulukları üstlenir. Zaten komuta özellikleriyle arkadaşları arasında sevilirdi. Gençlerle genç, yaşlılarla yaşlı bir komutandı. Emeğin olduğu yerde Rumet vardı. Bu fedakârlığıyla yoldaşları arasında çok sevilirdi.
Hamleye daha iyi katılmak için yoğunlaşmalara giren Rumet arkadaş taktik geliştirme konusunda da yoğunlaşmalara başlamıştır. Bu yoğunlaşma sonucunda Rumet, mücadelesini en sıcak alanlarda sürdürme kararına ulaşır, kuzey alanlarına geçme önerisi yapar. Rumet’in önerisi örgüt tarafından kabul edilince 2008 yılında yönünü Erzurum eyaletine çevirir. Kuzey alanlarına geçmeden önce sevincini ve heyecanını şöyle dile getirmişti.
“Dışarıda fırtınayı andıran bir rüzgârın ağaçları tüm şiddetiyle salladığı o gün yaşadıklarımız kalbimde depremler yaratmıştı bile. Hele bir bahar gele hevalim; bu ateş dayanılmaz oldu. Yayılmak ister. Hain yüreklere yayılıp yakmak ister.”
Uzun bir yolculuğun ardından ulaştığı Erzurum alanında aynı duruş ve fedakârlığını sergiler. Erzurum alanında en sıcak mücadele sahalarında Rumet devrimci duruşuyla tanınır. Bu alanda yalnız yoldaşlarınca değil, bu duruşu nedeniyle halk tarafından da sevilir. Yoldaşları ve halk arasında ilişkilenme tarzıyla etkili olur. O mücadele yıllarında PKK ruhunu en doğru biçimde yaşar ve yüreğine eker. Hem yaşamsal alanlarda hem de savaş alanında her zaman kendisini yoldaşları için feda edebilecek bir duruş kazanır.
Süreç karşısında yaşadığı kararlılık düzeyini, tuttuğu günlüğe şu sözlerle yerleştirmişti.
‘‘Yakıcı bir sıcaklık altında, yemyeşil hafif ıslak çimen üzerinde, ufak ama güzel bir su kenarında kalem elde 2011 başlangıcı düşündüm. Önderlik başta, parti, halk çok kararlı. Biz de bu kararlılıktan payımıza düşeni alabilmek için dağlara gönül verdik. Kararlılığımızı dağların kucağında büyüteceğiz.’’
Ama bu alanlarda uzun süre yaşayamaz. 23 Mayıs 2012 günü Muş’ta Türk ordusunun bir operasyonu sonucu çıkan çatışmada iki yoldaşıyla birlikte yaşamını yitirir.
Kürdistan’da özel savaş rejiminin en geniş bir biçimde kök salarak hiç bir uyanışın, başkaldırının gelişmemesi için yoğun çaba harcadığı Antep’ten 2004 yılında saflarımıza katılan 1983 Antep doğumlu Rumet arkadaş bu sisteme karşı sessiz kalınmaması gerektiğinin bir kez daha altını çizen güçlü bir kararlaşmayı yaratarak mücadeleye başlamıştır. Xınere, Xakurke ve Erzurum’da pratik gerilla sahalarımızda kalan Rumet arkadaş ideolojik olarak kendini yetkin kılan bir yoldaşımız olmuştur.
“Sıcak mücadele sahaları insana mutluluk veriyor.” diyen Rumet arkadaş kuzey yolculuğuna kesin başarı ölçüsünde adım atmıştır. Bilincin ve bilinçli olmanın örnek bir militanı olan Rumet arkadaşımız bulunduğu tüm alanlarda güçlü katılımı ile dikkat çeken bir yoldaşımız olmuştur.”
Rumet gibi nice yiğit, fedakârlıkla özgürlük yolunda ilerlemenin yaratıcısı oldular. Binlerce yiğit onlar gibi özgürlük meşalesini kaldırdılar ve bu mücadeleden soğumadan her defasında ruhlarını koydular ortaya. Önderliklerinden, mücadelelerinden, yoldaşlarından asla kopmayacak savaşçılar oldular. Her dönemde son derece direnişçi bir gerçeklikle özgürlük yolundaki ilk adımlarını attılar. Özgürlük mücadelesinin tarihinde büyük bir saygıyla anılmayı ve milyonların yüreklerinde yer edinmeyi hak ediyorlar.
Mücadele Yoldaşları
Tekoşer Qoser yoldaş evin tek erkek çocuğu olarak doğup büyüdüğü Qoser (Kızıltepe) çevresinde bu nedenden ileri geliyor olacak ki biraz rahat yetişmişti. Ailesi onu yitirmemek için elindeki
kısıtlı tüm olanakları sunmuştu. Özellikle babası parti örgütlülüğünden uzak tutmaya çok çabalıyordu ama Kızıltepe gibi bir yerde bunu yapması son derece zordu.
Tekoşer arkadaş çok bilinçli olmasa da partiyi tanıdıkça etkinliklerde yer almaya başladı. Onunla gençlik eylemlerinin yoğunlaştığı bir dönemde tanıştık. İllegal eylemlerdi. Polislerle çatışıyorduk. Bir katılım isteği vardı. Sisteme karşı kin ve öfkesi çok fazlaydı. Örgütü pek tanıdığı söylenemezdi. Barış çadırı eylemlerinin gerçekleştiği günlerde başlayan tanışıklığımız şehit düştüğü zamandan bir süre öncesine kadar sürdü diyebilirim.
Roni Sozdar yoldaşın cenazesi gelmişti. Tekoşer arkadaş cenazenin karşılanması sırasında eylem yapılması konusunda çok istekliydi. Bu olay ve sonraki gelişmeler Tekoşer arkadaşın gerilla saflarına katılım kararı almasında belirleyici rol oynadı diyebilirim. Sağlam bir katılım kararı geliştirdi. Ailesi ona katılmaması için türlü dayatmalarda bulunsa da bunlar yararsızdı. Beş kişilik bir grup biçiminde örgütlenerek gerilla olmaya karar verdik.
Amed’e gittik. Oradaki gerilla arkadaşları zorlanmadan bulduk. Özellikle Tekoşer arkadaş çok sevinmişti. Gerillaya dönük sevgisi ve sempatisi çok yüksekti. Daha önce de arkadaşları videolarda, resimlerde görmüştü. Çok merak ediyordu.
Ape Musa alanında katılım yaptık. Orada bir gün kaldıktan sonra düzenlememiz Erzurum alanına oldu. Mahir arkadaşın yanına gittik. Mahir arkadaş onu yanında telsiz muhabere görevi yürütmek üzere tuttu. Benim başka bir arkadaşla düzenlememiz Pülümür’e olmuştu. Ayrılırken çok farklı hislere kapılmıştı. Acaba birbirimizi bir daha görebilecek miyiz diye endişeleniyorduk. Birbirimizden hatır istedik ve ayrıldık.
Ondan bazen haberler alabiliyorduk. Yanından gelen arkadaşlar fotoğrafını getirmişti. Tekoşer arkadaş fotoğrafın arkasına bana dönük bir şeyler yazmıştı. Çok moral almıştım. Hal hatırımı da sormuştu arkadaşlara. Arkadaşlar onu pratik açıdan değerlendirdiklerinde oldukça olumlu söz ettiler. Tekoşer arkadaşın görevlerde çok atik olduğunu söylemişlerdi. Yoğunlaşmasının iyi düzeyde olduğunu belirttiler. Daha fazla sorumluluk bilincine sahip olmuştu. Bir ölçü sahibiydi. Sistem yaşamının etkilerini tamamen üzerinden atmıştı. Böyle anlattılar.
Yaklaşık iki buçuk ay sonra benim düzenlemem Dersim’e oldu. Gitmeden Tekoşer arkadaşı görmek istiyordum. Ama göremedim. Bana yine fotoğraflar göndermişti. Görme istemim gerçekleşmedi. Erzurum’dan çıkıp Dersim’e giderken ona iletilmek üzere bir fotoğraf bıraktım arkadaşlara. Önderliğin bir fotoğrafıydı. Daha sonra ondan uzun bir süre haber alamadım.
Dersim’de kışın Ali Boğazı’nda kalmıştım. Erzurum’dan gelen arkadaşları görmeyi çok istiyordum. Sonbahar öncesinde Erzurum’dan Ali Boğazı’na gelen bir gruba Tekoşer arkadaşı sordum. Tekoşer arkadaşın düzenlemesinin pratik alanlarda görev yürüten bir time olduğunu söylediklerinde çok mutlu oldum, moral aldım. O kışın Erzurum’un değişik bölgelerinde birçok arkadaş şehit düştü. Komutada yer alan arkadaşlar da vardı şehit düşen arkadaşların arasında. Küçük eksikliklerden kaynaklı olarak şehadetler olmuştu. Çoğu çatışma kış kamplarında yaşanmıştı. Şehit düşen yoldaşlar arasında Erzurum eyalet komutanı Mahir arkadaş da bulunuyordu. Bunlar bizi oldukça etkiledi. Yanı sıra kin ve öfkemizin daha da bilenmesine yol açtı.
Tekoşer arkadaşın şehit düştüğünü pratiğe çıktığımızda duydum. Çok farklı hayal ve amaçları vardı. Ben düşman tarafından gerçekleştirilen bir baskın sonucu şehit düştüğünü düşünmüştüm ama öyle olmamıştı. Kışın arkadaşlar eğitim görürler. Kışın bittiği ve eğitimin sonlarına geldikleri bir gün Tekoşer askeri malzemelerini temizlemek için bir köşeye çekilir. Kirlenmiş bombasını da temizlemek ister. Bir anlık dalgınlıktan bombanın emniyet pimini çekince bomba elinde patlar. İki dakikalık bir can çekişmenin ardından Tekoşer arkadaş yaşama gözlerini yumar ve ölümsüzler kervanına katılır.
Tüm yoğunlaşmaları pratiğe çıkmaya dönük olan ve hazırlıklarını tamamlamış yoldaşları bu durumdan çok etkilenirler. Hatta bazıları bu durumu kaldıramaz. Ben de onu bir daha görememenin acısını yüreğime gömdüm.
Gerçekten de fedakâr bir arkadaştı. Kendi gerçekliğini ve Kürt gerçekliğini biliyordu. Düşmana karşı savaşmayı gerçekten de çok istiyordu. Amaçları ve hayalleri vardı. İyi, güzel yanları oldukça fazlaydı. Anısını yaşatmak için mücadeleye daha fazla sarılacağız.
Mücadele Yoldaşı
Şoreş Botan
2010 yılında Ovacık alanında çalışma yürütüyorduk, alan gücüydük. Esas aldığımız keşif, eylem gibi askeri çalışmalardı. Çünkü o dönem eylem dönemiydi. Keşif çalışmaları kapsamında
Ovacık’ın Karadere bölgesindeydik. Bu köylülerin oraya yönelik bir adlandırmasıdır. Gündüz hareket etmemeye çalışırdık. Ama suyumuz bitmişti. Ben çevreyi kolaçan ettikten sonra su getirmeyi düşündüm. Çobanların seslerini duydum. Biraz aşağıya indiğimde uzakta olduklarını gördüm. Onlar yakına gelene kadar pet şişelere su doldurabileceğimi düşünerek suya indim. Beni görmeleri halinde bilgi çıkmasından kaygılanıyordum. Bu durumda üzerinde keşif çalışması yürüttüğümüz karakola yönelik planlarımız deşifre olabilirdi. Hızla suya indim. Birinci şişeyi doldurdum, tam ikincisini dolduruyorken bir koyun sürüsü geldi. Bir genç hemen arkamda duruyordu. Dönüp ona baktığımda bana bakarak güldü. Gülüşündeki samimiyeti hemen sezdim. Heyecanlıydı. Kanım hemen ısındı ona, hoşuma gitti. Burada ne yaptığını sordum. “Hayvanları otlatıyorum, çobanlık yapıyorum.” dedi. Köyünü sordum, “Han Uşağı” yanıtını aldım. “Babamın adı Hasan Şal” dedi. Sonra onu beni burada gördüğünü kimseye söylememesi konusunda sıkıca uyardım. Bir operasyon çıkması durumunda onlardan bileceğimizi de ekledim. “Tamam” dedi. Ona güvendiğimi, beni gördüğünü kimseye söylememesi gerektiğini tekrarladım. “Heval, benden yana kaygılanmayın.” dediğinde ona inandım.
Aradan bir yıl geçti. Han Uşağı köyüne çalışmalar kapsamında girdik. Seçim dönemiydi. Köylülerle köy kahvesinde bir toplantı yaptık. Biz çağırınca insanlar toplandılar. Ben konuşmaya başladım. Leheng arkadaşı orada bir daha gördüm. Ben konuşurken sürekli olarak gözlerime baktığını fark ettim. Daha önce beni Karadere’de görmüş olmasının da etkisiyle sıcak biçimde bakıyordu. Devlet politikalarına değindik. Herkes bir görüş sundu.
Toplantının ardından gençler çevremizde toplandılar. Biraz sohbet ettik. Aynı uyarıları gençlere yaptık. Yaşlı insanların görüşlerini değiştirmelerinin zor olduğunu, gençlerin öncülük yapması gerektiğini anlatmaya çalıştık. Seçimler konusunda tercihlerinin önemine vurgu yaptık. Gençlerin tavrı olumluydu. Böylece köyden ayrıldık ve Karadere’ye gittik.
Bir iki gün aradan sonra Leheng arkadaş hayvanlarını otlatmak için yine oraya gelmişti. Selam verdi. Geçen gün yapılan toplantıdan sonra herkesin bizden söz ettiğini söyledi. “İyi oldu.” dedi ve konuşmasını “Bazı işbirlikçi insanlar var, bunlara dönük açıklamalarınız yerini buldu.” sözleriyle sürdürdü. Sonra da “Galiba benim babama karşı da sert konuşmuşsun, üzerine gitmişsin, azarlamışsın.” dedi. Bizim açımızdan önemli olanın yanlışlık yapan insanlara bunu kavratmak olduğunu belirttim. Elbette ki kızmanın iyi bir yol olmadığı konusunda ona hak verdim ama doğruyla yanlışı ayırt ettirmek açısından geçerli bir yöntem olarak kullanılabileceğini söyledim. Güldü. Sesini çıkarmadı.
Böylece sıcak bir ilişki kurduk. Okula gidip gitmediğini sordum. Bıraktığını söyledi. Nedenini sorduğumda “Okulda yanlış yaklaşımlar oldu bana karşı. Bu durum bende okumaya karşı bir soğukluğun gelişmesine yol açtı. Şimdi de hayvanları otlatıyorum. Yalnız askerlik yapmaya gideceğim.” gibi bir karşılık aldım. Askerlik yapmaya gitmesinin şart olup olmadığını sordum bu kez de. Alternatiflerden söz ettim ona. Bu halk için yapabileceklerinin olduğunu belirttim. Bunların ne olduğunu sordu. Ben de bir Kürt gencinin Türk devletine askerlik yapmasını hiç tercih etmediğimi söyledim. “Ama eğer sizin belirttiğiniz gibi halk adına bir şeyler yapmak isteniyorsa net olmak gerekiyor.” dedim. “Ben örgüte katılmak isterim, yalnız henüz tam olarak karar verebilmiş değilim.” diye karşılık verdiğini anımsıyorum. Ona iyi düşünmesini, katılma kararı alması durumunda bunu düşünerek yapmasını belirttim. Duygusal değil, bilinçli bir katılımın bizim açımızdan daha yararlı olacağını anlattım. “Bana bir süre verin, biraz düşüneyim.” diyerek ayrıldı.
Aradan bir ay geçti. O arada biz Ovacık bölgesindeki başka yerleri dolaştık. Bir ay sonra döndük. Leheng arkadaşların köyüne yakın olan Karadere alanına gittiğimizde Leheng arkadaşın yine geldiğini gördük. Hayvanlarını otlatmaya gelmişti. Onu orada gördük. Selamlaştık. “Heval, sizinle katılma konusunda biraz konuşmuştuk. Bu düşünceyi köyde bazılarıyla tartıştım. Bana örgüte katılmamın boş olduğunu söylediler. İnsanların boşu boşuna öldüğünü belirttiler. Bu doğru bir yol değil dediler. Zararlı çıkacağımı anlattılar.” Bunu kimin söylediğini sorduğumda “Yaşlılar” diye yanıt verdi ve konuşmasını sürdürdü; “Hatta PKK’lilerin yanına dahi gitmeyin diyorlar. Ben onlara yanlış düşündüklerini anlatmaya çalıştım. Yanlışlıklarının olabileceğini belirttim ve ama kötü bir şey yapmadılar dedim. Yaklaşımları ve yaşam tarzları sizinkinden iyidir dedim.” Ve ekledi; “PKK'nin Alevilere karşı olduğunu söyleyenler var.” Bunun gerçeği yansıtmadığını anlattım ona. Bu üslupla konuşanların sistem ve devlet propagandası yaptıklarını, bunlara karşı uyanık olması gerektiğini belirttim. Kararı üzerinde kimsenin oynamasına izin vermemesini istedim. “Tamam” dedi, “Kararlıyım, geleceğim.” Sonbaharın onuncu ya da on birinci ayda gelebileceğimizi, o zaman bu işi konuşacağımızı söyledim. Kararını vermişti, katılacaktı. İstememesi durumunda gelmeyebileceğini de ekledim. O ise kesinlikle geleceğini söyledi.
İki aya yakın süre içinde çalışmalarımızı toparladık. Son olarak onu alıp üslenme alanımıza çekilecektik. Gidip gördük. Hazır olduğunu söyledi. Son kararı ona bırakmıştık. İki üç gün içinde gelebileceğini söyledi. Akşam gelecekti. Bir de baktık ki gün ortasında çıkageldi. Kimse görmesin diye koşarak geldiği için yorulmuştu. Oturur oturmaz omzundan büyük bir yük kalkmış gibi ilk sözü “Oh be!” oldu. Bu bir rahatlama ve sevinç ifadesiydi. Çok büyük moral almıştık. Kendisine ad takmamıştı. Ona artık bir kadro gözüyle baktığımızı, buna göre yaklaşması gerektiğini söyledik. “Tamam, heval!” dedi.
Yanımızda kaldığı sürece her şeyi anlayıp tanımaya çalıştığına tanık olduk. Kendisini çok yoruyordu. Adının Onur olduğunu, bu nedenle bir Kürt adı alması gerektiğini söyledim ona. Aynı zamanda bu ada sahip çıkması gerektiğine de vurgu yaptım. Ad seçimini bize bıraktı. İki üç ad söyledik. En son ben Serhat alanında tanıdığım bir arkadaştan söz ettim. “Rojavalı, Afrin kentinden bir arkadaştı.” dedim. Çok eski bir gerilla olan bu yoldaşın adının Leheng olduğunu, örgüt içinde onun kadar değerli, adına yakışır arkadaşlara az rastladığımdan söz ettim. Bu adı önerdim. İki kez “Leheng, Leheng” diye tekrarladı. Anlamını sordu. Kahraman, yiğit dedim. “Tamam, adım Leheng olsun.” dedi. Ertesi gün noktayı değiştirdik. Leheng arkadaş bizim yanımıza gelmeden önceki gün gidip bir arkadaşının evinde kalmış, eve gitmemişti. Ona gerillaya katılacağından söz etmiş. Arkadaşı kararında net olup olmadığını sormuş. Kararlı olduğunu görünce saygıyla yaklaşacağını söylemiş. İkinci gün Karadere’nin içinde insan sesleri duyduk. Birileri Leheng arkadaşın sivil adı olan ‘Onur’ diye sesleniyordu. Çıkıp baktığımda kadınlı, erkekli aralarında gençlerin de bulunduğu kalabalık bir grup gördük. Gidip karşıladık. Ne aradıkların sorduk. “Onur’u arıyoruz.” dediler. Yanımızda olduğunu söylediğimizde görmek istediklerini belirttiler. Yanlış bir karar verdiğini, aslında katılmak istemediğini söylediler. Bir yanlışlık olduğunu, onu alıp gitmek istediklerini belirttiler. Onlara onun öyle konuşmadığını anlattık. Kararını kendisinin verip geldiğini söyledik. Tercihi ona bırakacağımızı da ekledik. İsterse geri dönebileceğini ama bunu zorla yapamayacaklarını anlattık. Anne ve babası da gelmişti. Annesi duygusaldı. “Onu görmek istiyorum.” dedi ağlayarak, “Oğlum devrimcilik yapabilecek biri değil.” Biraz konuştuktan sonra onları noktamıza davet ettik ve birlikte noktamızın yolunu tuttuk. Leheng arkadaş bir köşeye çekilmişti. Çağırdık, geldi. Anne ve babası ağlıyorlardı. Oturdular. Çay verdik. Anne ve babasını, ardından Leheng arkadaşı alarak kenara çekildik. Leheng arkadaşa orada bir karar vermesi gerektiğini belirttik. Baskıda bulunmadığımızı söyledik. Annesi söze girdi; “Bunca yıl seni büyüttüm. Şimdi beni bırakıp gidiyorsun.” deyince Leheng arkadaşın yanıtı, “Bunca insan var annesini bırakıp giden. Kaldı ki bu insanlar annelerini bırakmış filan değiller. Herkes anne babasını sever. Mücadele etmek için bu dağlara gelmişler. Onlarla benim aramda bir fark yok. Onlar nasıl yaşıyorlarsa ben de bu örgüte katılıp devrimci olacağım.” oldu. Anne ve babası ne kadar dil dökseler de onu kararından caydıramadılar. Çünkü kararında netti. Bunu anladıklarında Leheng arkadaş son sözünü söyledi; “Eğer beni seviyorsanız tercihlerime karışmasanız iyi olur. Artık kimse beni geri döndüremez.” Çok ısrar etseler de Leheng arkadaş gitmedi. Anne ve babasına dönerek, “Doğrudur, maddi olarak durumumuz iyi, her şeyimiz var ama sistemdeki yaşam beni tatmin etmiyor. Bu arkadaşların yaşadığına yaşam diyebilirim. Onlarda bu umudu görüyorum ve yanlarında kalacağım” dedi. Anne ve babası çok ağladılar. Ne yapsalar da Leheng arkadaş net karar vermiş olduğundan kararsız düşmedi. Bunun üzerine ailesi geri döndü. Leheng arkadaşı alarak yola koyulduk.
Yolda pusu vardı. Pusu nedeniyle patika kullanamazdık. Sarp arazide ilerlemek ve zorlu bir yolculuk yapmak durumundaydık. Yol uzadı. Öncü bendim. Yanımızda eski ve yeni-genç arkadaşlar vardı. Tüm arkadaşlar arasında benim arkamdan ayrılmayan Leheng arkadaştı. Araziye meraklı gözlerle bakıyordu. Köyde büyüdüğü için araziyi tanımakta güçlük çekmiyordu. Yürüyüşte de sırtında ağır yük olmasına karşın çok iyiydi. Yorulduğuna dair hiçbir işaret yoktu.
Bu biçimde üslenme noktasına ulaştık. Orada onunla tartıştık. PKK’ye gelmekle iyi ettiğini, bundan sonraki adımın bu yaşamı tanımak olduğunu söyledik. Önder Apo felsefesi, örgüt çizgisi ve anlayışı gibi konuları anlamasının öneminden söz ettik. Bunun için gerekli olanın kışın derinlikli bir yoğunlaşma olduğunu belirttik. Ondan beklentilerimizin çok olduğunu söyledik. “Bu esasla güçlü bir yoğunlaşma gerçekleştireceğim.” dedi. Kışın aynı kampta kalamayabileceğimizi, baharın görüştüğümüzde iyi haberlerini beklediğimi de ekledim. “Tamam” diyerek söz verdi. Kışın ayrı yerlerde kaldığımızdan görüşemedik.
O kış çok ağır geçti. Çok kar yağmıştı. Haliyle bahar da geç geldi. Nisan ayında arazinin açılmaya başlamasıyla birlikte kamplar terk ediliyordu. Tüm gücümüz harekete geçmişti. Leheng arkadaşla bu biçimde yeniden karşılaştık. Gerilla giysileri giymişti. Giysiler ona yakışmıştı. Fiziksel anlamda ve duruş itibarıyla bir heybet kazanmıştı. Yanına gidip selam verdim. Oturduk. Hayli tartıştık. İlkin durumunu, kışın nasıl geçtiğini filan sordum. “Kış iyi geçti. Anlattıkları kadar zorlu değildi. Bizim koşullar fena değildi. Eğitim gördük.” dedi. Leheng arkadaşın durumunu diğer yoldaşlardan da sordum, kışınki katılımını, yoğunlaşma düzeyini öğrenmek istedim. Tüm arkadaşlar ağız birliğiyle kampta önderliği en iyi anlama çabasında olan, eğitime iyi düzeyde katılanların başında Leheng arkadaşın geldiğini söylediler. Katkılarının ileri düzeyde olduğunu ve öğrenme isteminin yüksek olduğunu belirttiler. Tek tek onunla aynı kampta kalan arkadaşlardan onun durumunu sordum. Tüm arkadaşlar ondan memnunlardı ve örnek olarak gösteriyorlardı. Hiçbir arkadaş ona herhangi bir konuda kızmamıştı. Onun kızılacak, sıkılacak biri olmadığını söylüyorlardı. Yeni olmasına karşın onun da kızma, daralma gibi bir durum yaşamadığı anlatılıyordu. Arkadaşların bu anlatımları ve Leheng arkadaşı görmem beni oldukça sevindirmişti.
Ovacık’tan gerçekleşen bu katılımın bu tarz bir duruşla iyi iş yapması kaçınılmazdı. İlerde Ovacık alanında öncü düzeyde, aktif olarak rol oynayabileceğini düşündüm. Sonra onunla tartıştık. Sonbaharın daha biz kış üslenmesine gitmeden önce Leheng arkadaş bizimle Ovacık alanına gelmek istediğini söylemişti. İşte o tartışmamız sırasında ona hangi alanda çalışma yürütmek istediğini sordum. Bu kez kış yoğunlaşmasının etkisiyle olacak Leheng arkadaş, “Örgüt beni nereye gönderirse oraya giderim.” dedi. Ovacık’a gitme önerisi yapmamıştı. Bunun olumlu yönde ve hızlı bir gelişme olduğunu düşündüm. Ona baharla birlikte benim öz savunma çalışmasına gideceğimi, artık ayrılacağımızı söyledim. Bir şey söyleyip söylemeyeceğini sordum. Bir mektup yazmıştı babasına ve ailesine hitaben. O mektubun içeriğini anlattı. Ailesinden bundan böyle örgüte bağlı olmalarını istemiş. “Örgütü anlamalısınız. Benim durumum çok iyidir. Siz de çalışma yürütmelisiniz.” sözleriyle ailesine hitap etmiş. Babasından, kız ve erkek kardeşlerinden olan beklentilerini anlatmış. Gayet olumlu mesajlar vermiş. Ayrıca yerel seçim döneminde babasına çalışmalara katılması gerektiğini söylemiş. Mektubu gideceğimiz zaman ailesine vermek üzere aldım. İlerde olanaklar oluştuğunda onu ailesiyle görüştürebileceğimizi de belirttim. “Şimdilik acelesi yok, görüşmek istemiyorum.” diye karşılık verdi. “Yalnız çok selamlarımı söyleyin aileme.” diye kapattı bu konuyu.
Daha sonra biz görev alanımıza gitmek üzere hazırlıklara başladık. Gitmeden önce arkadaşları Leheng arkadaşa ilişkin uyardım. Onu Ali Boğazı bölgesinde tutmalarını ve korumalarını istedim. Askeri anlamda yeterli tecrübe kazanması gerektiğini anımsattım. Bu konuda arkadaşların yardımcı olmalarının önemine vurgu yaptım. Arkadaşlar dikkat edeceklerini söylediler. Özellikle de Brusk arkadaş vardı, Leheng arkadaşın tim komutanıydı, ona söyledim. 6 Mayıs günü Ali Boğazı’ndan çıktık. Tüm arkadaşlarla vedalaştık. Tören yaptılar arkadaşlar, Leheng arkadaş da törendeydi. Ona son olarak ne demek istediğini sordum. Bir şey söylemeyeceğini belirterek selamlarını iletmemi istedi. “Herkese başarılar, artık pratik başlıyor.” dedi. Ayrıldık.
23 Mayıs günü radyodan Türk haberlerini dinlerken Ovacık kırsalı Kakperi köyünde bizden üç kaybın verildiğini duyduk. İnanmak istemedik. TİKKO gerillaları olabileceğini düşündük. Tüm arkadaşlar alanlarına geçmiş olduğu için inanmıyorduk. Normalde kimsenin gelip gitmemesi gerekiyordu. Telsiz yoluyla arkadaşlarla bağlantıya geçtik. Onlara aldığımız bilgiyi ilettik. Bilmediklerini söylediler. Saha muhaberesinde netleştirileceği belirtildi. Sonra anladık ki oraya sahiden de bir grup arkadaş gitmiş. Ardından arkadaşlar telsiz üzerinden üç arkadaşın şehit düştüğünü söylediler. Şehit düşen arkadaşların adları Brusk, Zilan ve Leheng arkadaşlar olarak verildi. Üç arkadaş da bize acı verdi tabii ki. Onca yoğunlaşma ve hazırlığın ardından kayıpların yaşanması bize ağır gelmişti. Bir de nitelikli, çalışmalarda aktif olabilecek arkadaşlardı şehit düşenler. Yoldaşların adları söylendiğinde bizim birimdeki tüm arkadaşları derin bir üzüntü sardı. Leheng arkadaşın bu kadar erken şehit düşmesini beklemiyorduk. Diğer arkadaşlar açısından da bu geçerliydi. Daha doğrusu o süreçte kayıp vereceğimizi düşünmüyorduk. Savaşta kayıplar olasıdır ama o süreçte ummazdık. Kaldı ki eğitimlerde, tartışmalarda Kakperi alanında dikkatli olunması yönünde sıkça uyarılar yapılırdı. Bunu tüm arkadaşlar dile getirirlerdi. Ama ne yazık ki hareket tarzında çıkan yetersizliklerden dolayı üç yoldaşımızı yitirmiştik. Brusk arkadaş Leheng arkadaşın tim komutanıydı. Zilan arkadaş güneyden yeni gelmişti. Pusuya düşmüş, öyle şehit olmuşlardı.
Pusuya düşen grupta beş arkadaş vardır. İki arkadaş biraz mesafeyle önden yürümektedirler. Düşman onları vurmaz. Onları bırakırlar. Düşman arkadan gelen grubu hedefler. Önden giden arkadaşlar pusu yerinden biraz uzaklaşmış olurlar böylelikle. Brusk arkadaş ilk ateş sırasında şehit düşerken Leheng arkadaş ise yaralanır. Leheng arkadaşın yaralandığını gören Zilan arkadaş onu bırakmaz, oradan çıkarmak ister. Leheng arkadaşın kendisini kurtarması önerilerine onu bırakmayacağı biçiminde karşılık verir. Düşmanın da yoğun ateşi söz konusudur. Zilan arkadaş da o ateş sonucunda yaralanır. Böylelikle Zilan arkadaş çatışmaya başlar. Brusk arkadaşın ardından Leheng ve Zilan arkadaşlar da şehit düşerler.
Leheng arkadaşın şehit düştüğünü öğrendikten sonra ailesine ne diyebileceğimizi kara kara düşünmeye başladık. Sonbaharda Karadere’den ayrıldığımız sırada annesi “Oğlum size emanet” demişti. Hal böyle olunca Leheng arkadaşın şehadeti bize çok ağır gelmişti. O yeni katılmıştı, örgütü daha tanımamıştı. Doyasıya gerillacılık yapmamış, devrimciliğin sevincini yaşayamamıştı. Diğer arkadaşlar eskiydi, onların şehit düşmesine anlam verebilirdik. Leheng arkadaş ise altı ayını yeni doldurmuştu. Acımız bundandı. Tüm arkadaşların moralleri bozuldu. Ailesine ne diyebiliriz diye düşünüyorduk. İzah edebileceğimiz bir durum yoktu ortada. Zaten köyleri yurtsever değil. Çok farklı algılar ve yorumlar gelişebilirdi. Leheng arkadaşa dağa gitmesi durumunda anlamsız biçimde yaşamını yitireceğini söyleyenler olmuştu. Bu tür insanların köy içinde kendilerini konuşturmaları söz konusu olabilirdi. Her şeyi göze alarak köye gitmeyi ve toplantı yapmayı düşündük. Leheng arkadaşın kişiliğini anlatacak ve ailesine, köylülerine başsağlığı dileyecektik.
Yirmi gün sonra kapsamlı güvenlik alarak köye gittik. Annesi ayakta duramıyordu. Çok fazla etkilenmişti. Leheng arkadaş evin en büyük erkek çocuğuydu. Ondan bir yaş büyük bir ablası vardı. İki kız, iki erkek olmak üzere dört kardeştiler. Babası da bitkindi. Baş sağlığı diledik. Sohbet ettik. Sitemleri, eleştirileri oldu. Yerinde tepkilerdi. Leheng arkadaşı korumamız gerektiği doğruydu. Onu koruyamadığımız için ailesini gördüğümüz anda çok zorlandık. Şehadetini hiçbir gerekçeyle açıklayamazdık. Açıklayabileceğimiz bir şey yoktu. Farklı bir gerekçe sunamazdık. Bu nedenle zorlandık.
Ardından köylülerle bir toplantı yaptık. Aileye ve köye baş sağlığı diledik. Leheng arkadaşın duruşunu, yaklaşımlarını anlattık. Ailesinden ve herkesten ne beklediğinden söz ettik. Kışınki duruşuna, arkadaşlar arasındaki konumuna değindik.
Gerçekten de Leheng arkadaş hem aile içinde, hem köyde, hem de Ovacık yöresinde kişiliğiyle kendisini insanlara sevdirmiş birisiydi. Onu herkes severdi. Birçok insan Leheng arkadaş bize katılmışsa takdir edilmemiz gerektiğini söylüyorlardı. Ondan çok olumlu söz ediliyordu.
Ovacık’ta çok şehidimiz vardır. Ama hiçbirinin cenaze töreni Leheng arkadaşınki kadar kitlesel katılımla gerçekleşmemiştir. Cenazesine ilçe ve köylerinden, Dersim kentinden ve çevre illerden gelen binlerce insan katıldı. İlk kez Ovacık’ta kitlesel bir cenaze töreni olmuştu. Bunda Leheng arkadaşın halk içinde tanınıyor ve seviliyor olmasının da etkisi vardı. Halk üzgündü. Bizi eleştiriyorlar, neden böyle bir süreçte şehit düştüğünü soruyorlardı. Yanı sıra Ovacık’ta ilk defa böyle kalabalık bir toplanmanın olduğunu belirttiler. O herkese kendisini kabul ettirmişti. Leheng arkadaş nasıl halka kendisini sevdirmeyi ve kabul ettirmeyi bilmişse, bizde de aynısı oldu. Arkadaşlar arasında onun ayrı bir yeri vardı. Aslında o doğal olarak kendisine yer yapmıştı. Kişiliğiyle, karakteriyle bunu başarmıştı. Tüm arkadaşlar onu severdi.
Kendisi de yeni olmasına karşın yeni bir arkadaşı yanına vererek görevlere gönderirlerdi arkadaşlar onu. Bu düzeyde güven vermeyi başarmıştı. Pratik içinde ondan yana kaygı yaşanmazdı. Ona bakınca umutlanır, moral alırdınız.
Ona diyaloglarımız sırasında PKK’yi tanımadığı halde nesinden etkilenip de katıldığını sorduğumu anımsarım. Diğer örgütlerin de (MKP, TİKKO) varlığından söz ederek neden bizi tercih etmişti, anlamaya çalıştım. “Heval, sorun sizi tanıyıp tanımamak değil. Sizin yaşam tarzınız bile diğerlerininkinden farklı. Yaklaşımlarınız, diyaloglarınız farklı. Tercih yaparken sizde umut gördüğümü belirtmeliyim.” diyerek karşılık verdi. Leheng arkadaş öngörü sahibiydi. Olayları önceden ve erkenden görürdü. Olguları birbirinden ayırt edebilirdi. Böyle bir hâkimiyeti vardı.
Onun şehadetinin ardından 2012 Devrimci Halk Savaşı hamlesi kapsamında öz savunma gücü olarak Leheng arkadaş şahsında tüm şehit yoldaşlar anısına eylemler yapmayı, çalışmamızda başarılı olmamız gerektiğini düşündük. Bu esasla bazı planlamalar yaptık. Önümüze bazı çalışma hedefleri koyduk. Önemli bazı çalışmalar yaptık. Daha sonra Leheng arkadaşın kişiliğini halka tanıttık. Halk ona çok bağlı olduğundan aynı yıl içinde Ovacık ilçesinde onun adına bir kültür derneği açıldı. Gençler o dernekte gönüllü olarak çalışıyorlar. Bu bize kıvanç verdi. Çalışmalarımız meyvesini vermişti. Böylelikle Leheng arkadaşı yaşatmış da oluyorduk. Ovacık’ta o bir gençlik simgesi olmuş, onun adını taşıyan bir dernek açılmıştı.
Dersim’de çok sayıda şehit yoldaşımız olmuştur. Ama yeni bir süreçte kişiliği, katılımı, pratiğiyle öncü düzeyde yer alabilecek Leheng arkadaşın şehadetinin ayrı bir yeri vardır. Bu nedenle o yoldaşı asla unutmayacağım. Duruşunu da unutmayacağım. Yeni bir arkadaş olmasına karşın ondan çok şey aldım ve etkilendim. Ovacık alanında beş yıl kaldım aşağı yukarı. Leheng arkadaş gibi bir kişiliği tanımış olmak beni onurlandırıyor.
Şehit yoldaşlar bizim için çizgi, ölçü demek oluyor. Bu ölçüyü yaşatmak durumundayız. Bu bizim asıl görevimiz. Leheng arkadaş şahsında tüm şehit yoldaşları yaşatmak adına görevlerim ne olursa olsun fazlasıyla yapmaya hazırım. Eskisinden daha çok çalışacağım. Onları bu biçimde yaşatacağız.
Mücadele Yoldaşı
Koçero Batman
Bir sonbahar mevsiminde
Ayrılığın, hüznün gününde
Dökülen yaprağın hışırtısında
Sen yanımızdaydın
Sen önümüzdeydin
Sen kalbimizdeydin
Ey Sema yoldaş!
Bütün doğa kar altında
Her şey yenik düştü zamana
Tüm zamanlara inat
Sen bir çığlık oldun
Amed’den tüm dünyaya
Sen özgürlüğün rengi
Sen kadının sesi
Sen savaş tanrıçası
Ey sema yoldaş!
Murat suyunu geçtin
Erzurum’da kol başı oldun
Kucağında şehit olan
Özgürlerin sesi oldun
Gorse yamacından baktın
Tinegırat’ta haykırdın
Kürdistan’ın başkentinde
Unutmadık bizler seni
Yaşatırız seni kalbimizde
Ey Sema yoldaş!
Acılarla bilendin
Ateşlerde yıkandın
Yenilmez iradenle
Tüm meydanlarda boy verdin
Adım adım ilerledin
Ey sema yoldaş!
Koçerlerin güzel kızı
Savaşların tanrıçası
Önderliğin savaşçısı
Özgürlüğün sesi
Ey sema yoldaş!
Mücadele Yoldaşları
“Devrimin suyu çok arıdır, ufak bir toz düştü mü gözükür. Devrimin suyunda bulanıklık olmaz. Neysen o kadar gözükürsün, o açıdan kişinin ne yaptığı devrim aynasında netçe görülecektir.”
İçinde biriken devrim ateşini söndürmeden yüz yıllarca taşıyan direniş kalesinde gelir dünyaya Nefel arkadaş. Asi dağlarından akıp gelen nice derenin ağzında kaldığından direnişle beslenen Gever’de. Serhıldanlarıyla son yıllarda Kürt halkına öncülük yapan Gever’de yaratılan direniş kültürünü çocukluğundan itibaren yaşar Nefel yoldaş. Dağların alıp getirdiği serin rüzgârlarla konuşup, her gün sessizce fısıldar özgürlüğe. “Ben de geleceğim, bekle” der fısıldayarak. Ve 1985 yılında dünyaya gözlerini açtığı Gever’den dünyanın en zorlu coğrafyası olan Zağroslara adım atar Nefel yoldaş.
Derin bir yurtseverlik kültürü ile yetişen Nefel arkadaş 2002 yılında saflara katılır. Doğallığı ve tavizsiz katılımcılığıyla kısa sürede gerillacılıkta tecrübe kazanan Nefel yoldaş istem ve katılımıyla tüm arkadaşlarının gözüne girer. Okul okumamış olmasına rağmen örgütsel ve ideolojik alanda da kendini yetkinleştirmeye çalışan Nefel arkadaş özellikle kadın kurtuluş ideolojisi ve kadının özgün örgütlülüğünün oturtulmasında oldukça hassas duruşuyla dikkat çeker. Genel çalışmalara katılımındaki istek ve dayatıcılık temiz ve saf kişiliğiyle uyumlu bir şekilde yoğrularak militan bir duruşun oluşmasında etkili olur.
“Dürüstlüğü, katılımıyla, samimiyetiyle insan ne kadar cevap olursa o kadar katılımcıdır, cevap olabilecek düzeydedir.” değerlendirmesinde bulunan Nefel arkadaş tüm çalışmalarında oldukça titiz ve duyarlıdır. Tüm arkadaşlarıyla geliştirdiği ilişkilerinde de bu titizliği gösteren Nefel arkadaş paylaşımcılığı ve yoldaşları için harcadığı emekle her zaman öncü bir pozisyonda olmasını bilmiştir. Örgütsel ilke ve kurallar karşısında hassasiyeti, kendine ve yoldaşlarına karşı durmaksızın yürüttüğü cins ve sınıf mücadelesine de yansımıştır. Bir yanıyla öğretici ilişkileri esas alırken diğer yandan her arkadaşının moralini yüksek tutmak ve güler yüzlü kılmayı da kendi işi olarak görürdü. Espri ve şakalarıyla yaşamda moral kaynağı olan Nefel yoldaş kişiliğine zarar verebilecek ilişki türlerine karşı da uyarıcıdır.
Boş zamanlarını değerlendirme konusunda duyarlılık sergilerken tartışmalarında, eğitimlerde de katılımcılığıyla göz doldurur. Beraber çalışmaya gittiği arkadaşlara her konuda yardımcı olmanın yanında görev ve sorumluluk anlayışı da çok gelişkindir. Her ne kadar yetkili olmasa da devrimci sorumluluk gereği üzerine düşen her çalışmayı layıkıyla yerine getirmeye çalışır. Bir devrimcinin yaşam karşısındaki duyarlılığı ile bu adı alabileceğini düşünen Nefel yoldaş bu konuda da Önderliğin güçlü bir militanı olarak üzerine düşen her türlü sorumluluğu layıkıyla yerine getirmesini bilmiştir.
Önder Apo ve şehitler çizgisinin yaşamsallaştırılması noktasında öncü rolü oynayan Nefel yoldaş bağlılık konusunda da kusursuz bir yapıya sahiptir. Bilincin oluşumunu düzen okullarının sıralarında arayanlara inat Kürdistan dağlarının öğreticiliğinde kendini yetkinleştiren Nefel yoldaş kısa bir süre ardından kuzey Kürdistan’da gerillacılık yapmak için öneriler geliştirir. Bu konuda oldukça dayatıcı olan Nefel yoldaş uzun bir bekleyiş ardından 2006 yılında Botan’a doğru yolculuğuna başlar.
Botan’da Gabar alanına düzenlenen Nefel arkadaş kısa sürede coğrafyayla uyum sağlayarak burada da öncü bir rolle çalışmalara katılır. Çalışkan ve kaygısız katılımı nedeniyle kaldığı takım içinde en sevilen kişi olarak sivrilen Nefel arkadaş kimin nasıl düşündüğüne bakmaksızın her işe kendiliğinden ve gönüllü katılımı esas alır. Melek saflığındaki temiz karakteriyle kuzeyin zorlu mücadele ortamında oldukça çarpıcı bir kişilik halini alan Nefel arkadaş eylemlere katılma noktasında da çok dayatıcı olur.
Katıldığı ilk eylemde 4 kişilik bir timde yer alan Nefel arkadaş ilk olmasına rağmen bu eylemde de görevini yerine getirerek düşmana vurulan darbede önemli bir rol oynar. Eylemin başarısını gölgede bırakan ise eylemde Dr. Şoreş olarak da bilinen Şoreş arkadaşın şehit düşmesidir. Düşmana ilk vuruşunun sevinci ile yoldaşını kaybetmenin hüznünü bir arada yaşayan Nefel arkadaş bu pratikten çok etkilenir. Eylem yerinden arkadaşların bulunduğu noktaya kadar ağlayarak gelen Nefel arkadaş ilk anlardan sonra şehide sahip çıkmanın yarım bırakılmış hedef ve hayallerinin gerçekleştirilmesi olduğundan yola çıkarak pratiğe daha fazla ağırlık verir. Duygusallığı önde olsa da bilincinin sesini dinleyerek uzun süreli bir intikam duygusunu içinde büyütür. Ardı sıra gelişen birçok eylemde daha yer alan Nefel arkadaş Şoreş arkadaşın intikamını fazlasıyla almasını da bilmiştir.
Kuzey sahasında pratiğe katılımının yanında cins bilinci ve kadın örgütlülüğü konusunda da kararlı tutum ve sorgulayıcı yaklaşımlarıyla öğreticiliğini sürdüren Nefel yoldaşın en temel yoğunlaşması kadın öncülüğünün ve kadından beklenen misyonun nasıl yerine getirileceği noktaları olur. Cins bilincinin güçlendirilmesi ve cins mücadelesinin doğru yöntemlerle, kazandırıcı bir tarzla sürdürülmesi arayışlarının merkezinde yer alır. Kadının kuzey gibi zorlu bir pratik alanda özgün örgütlenerek kendi iş potansiyelini oluşturmasına katkıda bulunan Nefel yoldaş kadının kendine güvenli, askeri ve pratik noktalarda taktik yaratıcılığıyla yeniliklere açık duruşunda da önemli bir açılım sağlamasını bilmiştir.
2006 yılında başlayan ve 2007 yılında doruğa çıkan düşman saldırılarının temel yönelim alanı olan Botan’da kazandığı tecrübe ve yetkinlikle önemli rol oynayan Nefel arkadaş Çırav alanında 29 Mayıs 2007 tarihinde girilen bir pusu ardından yaşanan çatışmada altı arkadaşıyla birlikte ölümsüzler kervanına katılır. Devrimin arılığında kendini bulan ve saf, temiz katılımıyla adeta onunla bütünleşen Nefel yoldaş direniş kalesi Botan’ın ulu dağlarında sonsuzluğun nöbetçiliğine durur.
Çırav dağının gün batımı kızıllığını yaşadığı bir anda aramızdan ayrılan Nefel yoldaş adının taşıdığı anlam gibi yolumuzu aydınlatan, bizleri her türlü zorluktan çıkışta umutlandıran öncülüğüyle sonsuza dek bizimle olacak. Dürüstlüğün ve saflığın abidesinin yolunda sonuna dek bağlı, sonuna dek layık olacağımız sözüyle şahsında tüm devrim şehitlerini bir kez daha anıyoruz.
Mücadele Yoldaşları
Sarıya, kırmızıya, yeşile hasret hayallerin,bu hayallerini not ettiğin yüreğin kadar sıcak defterin ve bir de gülüşün kaldı bizde. Şimdi yüreğimiz öyle ağır,şimdi düşmana olan öfkemiz öylesine bilenmişken ne demeli ki ardından. Ne demeli de anlatmalı seni yoldaşlara. Seni Dersim’in çilekeş köylülerine, seni Trakya’nın, seni Karadeniz’in, seni Çukurova’nın, Ege’nin analarına, oğullarına, kızlarına…
Hani zulüm olmaya görsün dünyada bir de serde isyan… Nasıl kuşanılır silahlar, yüzler çevrilir ya dağlara, aşarsın ya sınırları, ırkları, dinleri, dilleri…Hiç tanımadığın-bilmediğin insanlarla dağları paylaşırsın ekmeğini paylaştığın gibi, düşlerini paylaşırsın tütünü paylaştığın gibi, çünkü dağlar yarın, çünkü dağlar özgürlük, çünkü dağlar insanlık.
Yoldaş olursun, siper dostu olursun, pusu atar, pusular atlatırsın, yara alır, kimi esmer, kimi ak, ama kardeş tenlerimiz. Yaralarımız aynı acıda kanar. Yüreklerimize aynı ateş düşer. Merhem olur dost yoldaş ellerimiz.
İşte böyle heval Sadık. İşte böyle, işte vesilemiz heval, işte vesilemiz. Biz heval dedik, siz yoldaş, yüreklerimizi birbirimize akıtarak.
Sömürüsüz-zulümsüz bir toplumu yaratmak için silah kuşandığımız bu onurlu mücadeleyi büyütmek insanlığa karşı en büyük borcumuz heval. Bu borcu öderken sınırlı ömrünü, sınırsız bir davaya adayan şehitlerimizi anmak, anlatmak bize düşen önemli görevlerdendir, çünkü onları anlatmak mücadelemizi, düşlerimizi, özlemlerimizi, geleceği anlatmaktır. İşte bu vesile ile heval Sadık, bu kez seni anlatmak düştü payımıza. Bilsen bu acı, ama ne gurur verici aynı zamanda. Seni kaybetmenin acısı, ama seni tanımış olmanın gururu. Seni anlatırken kavgasını verdiğin güzel değerleri, kurduğun düşleri anlatacağız.
Sana dair her ayrıntı yarının insanını anlatıyor bize. Sen insana duyulan sevgi, savaşta ısrar, mütevazılık, fedakârlık, gelişmeye açıklıksın.
Suriyeli yoksul Kürt emekçi bir ailenin çocuğu olarak soluduğun hava, içtiğin su, yediğin ekmek helal gelmedi sana, çünkü zulüm vardı halkına. Bir arayış içinde girdiğini söylemiştin. Ulusal bilincinin henüz gelişmediği o süreçte BAAS partisine üye olmuştun. Ezilen bir ulusun çığlıklarıyla yükselen öfken dinmek bilmiyordu. “Akmak gerekiyor” demiştin, ama nereye? 2001 yılında PKK saflarında örgütlenmiştin. Gerillaya katılacağın günün gecesi gözüne uyku girmemişti. Ne de bir lokma yiyebilmiştin. Randevun için hazırlanıp çıkmış ve seni alacak kurye ile buluşmuştun. Kuryen seni akşama kadar dolaştırmıştı. Yola çıkmadan önce yurtsever bir aile seni iki gün saklayacaktı. Kalacağın yeri yoldaşların ayarlamıştı. Heyecanlıydın. O gün akşama kadar dolaştıktan, güvenlik önlemleri aldıktan, ihtiyaçları karşıladıktan sonra kalacağın PKK’li ailenin evine doğru yol almaya başlamıştınız. Yanındaki yoldaşının adımları çocukluğunun geçtiği, düşlerinin, umutlarının mayalandığı mahalleye yönelince şaşırmıştın. Neler oluyordu? Soramıyordun da. “Sorsam kuralsızlık mı yapmış olurum?” diye içinde tartışırken, “Yoksa beni götürmekten vazgeçip aileme mi bırakacaklar? Yok canım. PKK savaşmak isteyene kapısını kapamaz.” dedin içinden. Sen bunları düşünürken ailenin oturduğu evi geçip, yan sokaktaki bir komşunun bahçesine girmiştiniz bile. Evet. Yaşın kadar ailene komşuluğu olan bu ev, PKK’li yurtsever bir aileydi. Ve senin bundan yıllardır haberin yoktu. İllegalite gereği gizli çalışan yurtsever komşu, seni tanıdığını belli etmeden iki kez kucaklayıp bastı bağrına. Şaşkın ve mutluydun. Bu ne basit bir tesadüftü, ne de kaderin cilvesiydi. Halklaşan bir örgütün militanlarının yaşadığı tatlı karşılaşmalardı.
Güney dediğiniz Kuzey Irak’taki kampınızdaki eğitimini tamamladıktan sonra DERSİM demiştin. İlle de DERSİM ve Suriye’den DERSİM’e uzanan o yolculuk başlamıştı. Günler, haftalar değil, aylar almıştı uzun ve zorlu bu DERSİM yolculuğu.
DERSİM’e uzanan yol; özgürlük sevdasıyla yüklü, Dersim’e hasret nice gerillanın şehadetine mekân olmuştu. Bu seni çok etkilemiş, öyle anlatmıştın.
Yolculuk boyunca sırtını dayadığın her bir taş, suyunu içtiğin her bir dere, gölgesinde dinlendiğin her bir ağaç çıkınına Dersim’e hasret şehitlerin umutlarını, inançlarını yükledi sana. Suriye’li Yaser, Dersim’de SADIK olmuştu; halkına, davasına sadakatini simgeleyen bir isim alarak.
DERSİM, heval… Gerilla mücadelesinin ülkemiz topraklarında doğup büyüdüğü çilekeş toprak. Bu topraklarda filizlendi heval bizim gerilla mücadelemiz. Partimiz bundan tam 36 yıl önce boşuna geçmedi bu toprakları. İsyanları tarihe umutla nakşettiler. Bu halka yurt olan DERSİM; bozkırın en kuru olduğu, çelişkilerin en keskin olduğu yerde,bir bütün ülkeyi kuşatacak yangın Dersim’de çakılacaktı. Bilirsin heval, Dersim halkının çok emeği geçmiştir gerillaya, gerillanın da Dersim halkına. Partimizinde en yoğun emek verdiği yerdir DERSİM. Bundandır hevalbizim de ille de DERSİM deyişimiz. Bundandır sizinle birlikte düşmanın korkularını büyütme ısrarımız. Bizi birbirimize yakınlaştıran, geleceğe dair özlemlerimiz Dersim’in yoksul, çilekeş halkının üzerimizdeki emekleridir. İşte bu vesileyle heval seninle DERSİM’de kucaklaştık. İki dost örgütün savaşçıları-militanları olarak.
Seninde havasını soluduğun süreç örgütlerimizin ilişkileri açısından geçmiş hataların bir özeleştirisi aynı zamanda. Devrimci örgütler arasındaki sorunlar doğru yöntemlerle çözümlenmediğinde, bunda en çok zarar gören uğruna savaştığımız halkımız olmuştur, oysa ezilen emekçi yığınlara doğru bakan küçük burjuva, dar grupçu anlayışlardan arınmış örgütler, dostlarıyla sorun yaşamaz, yaşasa da doğru yöntemle çözer.
İşte böyle heval. Böyle bir ortamda filizlendi dostluğumuz. Suriye’de doğup büyümüş olmandan kaynaklı Türkiyeli örgütleri pek fazla tanımıyordun. Partimiz TKP/ML’yi ve ordusu TİKKO’yu tanıma fırsatını DERSİM’de bulmuştun. Önyargıların yoktu. Türk örgütü diyenlerde vardı, ancak sen yoldaşlarımız şahsında partimizi, ordumuzu tanıdıkça, örgütün ele alışına paralel aktın yüreğimize.
Dersim topraklarına ayak basar basmaz Türkçe öğrenmeyi hedeflemiş ve yoldaşlarımızın mütevazı katkılarının olduğunu söylemiştin. Kısa zamanda öğrendiğin Türkçeyi kendine has üslubunla hızla konuşmanla ara ara seni anlamakta zorlanmıştık. “Türkçe mi, Kürtçe mi?Yoksa Arapça mı konuştun?” diye takılsak da mütevazılığınla alınmaz, gülüşünü katardın gülüşümüze.
Gerilla yaşamı hareketlidir. Bazen fiziki olarak da yorulur insan, ama sen en yorgun anlarında bile uyumayı değil çevrendeki insanlarla sohbet etmeyi tercih ederdin. Oysa anımsıyoruz, yorgunluktan halsiz düştüğün zaman uyumaz ve soranlara şöyle derdin; “Uyku vücudun zorunlu ihtiyacı, ama heval bana bazen çok gereksiz geliyor. Boşa harcanan bir zaman gibi geliyor. Uykuda geçen zaman beni ürkütüyor. İnsanlar içleri sırlarla dolu okyanus gibiler. Onlarla sohbet etme daha anlamlı. Her birimizin acıları, sevinçleri aynı ama ayrıntıda hepimiz tüm renklerin bir tonuyuz ve bu tonları keşfetmek beni mutlu ediyor.” Bu sözlerin sendeki duygu yoğunluğunun, insan sevgisinin, duyarlılığın göstergesiydi.
Keşfettiklerini resmettiğin, not ettiğin o defterin… Şöyle anlatmıştın defterinde, “Hani özgürlüğü uğruna savaştığın, ezilen Kürt ulusunun Önderi. Başkanımız. Konuk ettim defterimin başına. Ve devamında derinliğine daldığım dostlarım, yoldaşlarım. Bir gün yani ileride bu savaş sona erdiğinde bu defterde ağırladıklarım eğer hayatta olurlarsa, hayatta olursam hepsini bir araya toplayacak, ağız dolusu sohbet edecek, güleceğim. En büyük hayallerimden biri bu.”
Ve yüreğin kadar ak o deftere konuk ettiklerinin kimi tutsak şimdi. Kimi de ölümsüzlüğün katında senin gibi. Şimdiden bizim yüreğimize işlendin unutma.
Hani her ölüm erken ölüm ya heval Sadık, sana da yakıştırmadık adı kalleş olan ölümü. Bizim için kutsal olan 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece bir kaza sonucu şehit düşüşünle şimdi Mayıs daha da kızıllaştı. Bunu da unutma.
İyi bir sabotaj eğitimi almış, örgütünün başarılı mayıncılarındandın. “İlk hata, son hataydı” demiştin. Nasıl oldu bilemiyoruz ama düşmanın beyninde patlayacak olan mayın seni bir kazayla aramızdan aldı ama unutma senden sonra mayınlar artık daha güçlü patlayacak, çünkü artık senin kanında karıştı toprağa, senin hesabında var sorulacak. Ve heval, hevale SADIK; “Sonbaharda güneş geç de olsa doğar.”demiştin ya. Gidişin yas değil, keder değil, öfkemizin mayalanışı oldu. İlkbaharda sen doğan güneş misali doğdun. Seni özlemini duyduğun yeşilin, kırmızının, sarının ahenginde tüm çocukların doyasıya oynadığı, güldüğü bir dünya özlemiyle anıyoruz. Selamın emekçi halkımızın Karadeniz kokan, Toroslar da mayalanmış, Diyarbakır’da tutuşmuş yüreğine, bilincine ulaştı. Seni unutmayacağız.
TKP/ML-TİKKO Gerillaları
“Botan’a, Gabar alanına geçiyorum. Kuzeye geçmek için önerilerim çok oldu. Gitmeyi istemem sadece savaşa katılmak için değil ama Önderliğin üzerindeki koşullar ve halkın
sergilediği direniş karşısında bir cevap olmak ve üzerime düşen rolü ve görevi yerine getirmektir. Bir diğer yandan kuzeye gitmek sürekli bir hayalimdi. Oranın arazisini, coğrafyasını ve halkını tanımak hedefimdir ve bu temelde bir kararlaşmaya gidildi. Kuzeye gidiş amacım da budur. Başarılar diliyorum.”
Bu sözlerle Dünya yoldaş Botan yolculuğu öncesinde duygu ve düşüncelerini dile getirmiş.
Dünya yoldaş, güneybatı Kürdistan'ın şirin şehirlerinden Afrin asıllıdır. Partimizin bu alanda yürüttüğü çalışmalara denk gelebilecek bir yaşa sahiptir. Ona devrim kızı demek bir yerde doğru olur. Parti ile büyür. Afrin şehri Kürdistan'ın saklı kalbi gibidir. Yıllarca kuzey Kürdistan'dan uzak kalıp ömürlerini sınır altında geçiren aydın ve ozanların şehridir Afrin…
Nuri Dersimi’nin son sözleri ve gençliğe hitabesini de buralarda yazıldığı söylenir. “Minji lı ser vé réya dujwar kire gelek kar u xebat da jı bo me ji rojek dunya bıbe gulbehar.” Bu son sözleri ile intikam şiiri küçük Dünya yoldaşın kişiliğini derinden etkiler. Dünya ismini de bundan etkilenerek taktığı söylenir. Ozan ve yürekten yaralı ülkesinin aydınlarını doğrulamak için kendini yetiştirmeye çalışır. Büyüme yaşına denk gelen süreçte Önderliğin uluslararası komplo ile esaret altına alınması Dünya yoldaşı etkileyen bir başka önemli olaydır. Kendisini önderlikle eğitme, onun yanında büyüme tek hayaliymiş. Bunu yaparak ülkesinin ozanlarını güldürecek, sevindirecektir. Önderliğin hep ardından giden bir meramı vardır. “Bu kuzey denilen Kürdistan'ın topraklarında yol verdiği müddetçe ilerlemek istiyorum, bu yolla belki önderime yakınlaşırım.” dermiş. Bütün tutku ve hayali buymuş. Kuzey alanına bu temelde gider.
Sonrasını yoldaşları anlatıyor:
“Botan’dan arkadaşlar gelmişlerdi. Gelen arkadaşları ağırlarken, uzun yıllardır birbirimizi görmemenin verdiği özlemle bir taraftan anılarımızı tazeliyor, bir taraftan da birbirimize tek tek tanıdığımız arkadaşları sorup duruyorduk. İkili üçlü sohbetler genel bir atmosferden sonra derinleştikçe derinleşiyordu. Deniz arkadaşı Botan alanına geçmeden önce güney sahasından tanıyordum. Uzun yıllar birbirimizi görmemiştik. Ara ara genel sohbetlere katılıyor, bir taraftan da Deniz’in albümündeki fotoğraflara bakıyorduk. Albümün dışı her ne kadar sağlam görünse de yağmurlardan ıslanmış olan fotoğraflar bir birine yapışmıştı. Nem kapmış fotoğrafların üzerinde adeta desenler oluşmuştu. Yıllar öncesine ait fotoğraflarmış gibi gizem kokuyordu. Albümün arasında bir resim çok dikkatimi çekti. İnsanı sarmalayan bir içtenlikti fotoğraftan yansıyan. Botan'ın yüksek dağlarında sırtını derin bir vadiye dayamış, derinliklerde yılan gibi kıvrılan dere, vadiye farklı bir anlam katıyordu.
Gökyüzünün maviliği ve dağların doruklarındaki kesişen noktanın tam ortasında öylesine anlam dolu bakışlarla objektife bakarken yaşama sevinci fotoğrafın karesinden yansıyordu arkadaşın. Yüzünde maviliğin insanı dinlendiren huzuru, yeşilin yaşam dolu sevinciydi okunan. Sıcak ama sıcacık, içten bir gülümsemeyle bakıyordu objektife. Elinde silahı, sırtında çantası ve başında siyah beyaz kefiyesiyle gerillanın gizemine bambaşka bir gizem katmıştı sanki.
Yağmurdan nem tutmuş biraz da yıpranmış olan fotoğraftaki arkadaşı hiç tanımıyordum. Fotoğraftan yansıdığı kadarıyla çok genç bir arkadaşa benziyordu. O kadar masum, içten, duru, sade bir yüz ifadesi vardı ki tıpkı yazın kavurucu sıcağında ılık bir rüzgâr esintisinin insanın yüreğine dokunuşu gibi huzur verici bir dokunuştu. Fotoğrafı incelerken bir anda yanımda oturmuş olan Deniz arkadaşa dönerek, fotoğraftaki arkadaşın kim olduğunu sordum.
Deniz, adının Dünya arkadaş olduğunu, 2007 yılında Botan da şehit düştüğünü söylerken ben fotoğrafa öylesine dalmış ve uzaklara gitmiştim ki; sorduğum soruda almayı düşünmediğim bir yanıtın sersemletici sureti çöktü yüzüme. Deniz arkadaşın ağzından dökülen cümle kış ayazının soğukluğunu anımsatan bir bıçak keskinliğindeydi. Çünkü arkadaşın şehit olabileceğini hiç ama hiç aklıma dahi getirmemiştim. Bir anda duyduğum yanıt karşısında şaşkına dönen bakışlarla donakaldım. Onlarca duygu seline kapıldı yüreğim. Ardından gözlerim nemlenmeye başladı. Bir söz söylesem, kulaklarıma ilişen sözlerin pekişeceği kaygısına tutuldum. Fotoğrafa bakarken bir rüya bulanıklığı süzülüyordu etrafımda. Nasıl davranacağımı, ne diyeceğimi bilmeden kendime gelmeye çalıştım. Sesimde oluşan titrekliği gizlercesine, şahadetinin nasıl geliştiğini sorabildim ancak.
Gördüğüm fotoğrafın güzelliği karşısında nasıl olur da bu kadar yaşam dolu, masum bakışlı, sevecen-neşe dolu bir insan şehit düşer diye düşüncelerim içimde esir kalıyordu yalnızca. Belki bir gerilla için ilk ya da son kez duyulacak bir şahadet olmayacaktı kuşkusuz. Fakat yine de çok derin bir hüzün çöktü yüreğime.
Tanımıyordum. Dünya arkadaşı hiç ama hiç tanımıyordum. Lakin ne önemi vardı ki zaten tanıyıp tanımamanın. Bir fotoğrafın karesinden yansıyan, satırlarca yazılacak cümlelerin ve ifadelerin yerini alacak kadar güçlüydü bana göre. Bu fotoğraf karesinden insanı etkileyen çocuksu bir yandı yansıyan.
İçimden derin bir nefes çekerek Deniz’den Dünya arkadaşı daha fazla anlatmasını istedim. Ve ben de bana anlattıklarından yola çıkarak, bir nebze de olsa yazabildiğim kadar sizlerle paylaşmak istedim bu güzel insanı.
Dünya arkadaş, Afrin’li bir arkadaştı. Çok genç, atik ve zekiydi. Yaşının küçük olmasına rağmen yaşama karşı oldukça sorumlu ve duyarlıydı. Yaşam tecrübesi onu gerilla yaşamında daha sorumlu kılmış ve mücadelenin sorumluluklarını yüklenecek kadar olgunlaştırmıştı. Çünkü Dünya arkadaş aile içinde de yaşama karşı sorumluluk alarak büyümüştü. Dolayısıyla gerilla saflarında da yaşamın tüm alanlarında kendini katan bir duruşun sahibi olmuştu. Arkadaşları tarafından çok kısa bir süre içinde sevilen, bulunduğu ortama neşe katan, etrafına pozitif enerji saçan biriydi. O, yeryüzünde özgürlüğün, sevginin, barışın, eşitliğin, paylaşımın, adaletin hâkim olabileceği bir dünya için PKK saflarına katılmıştı. Dünya artık bir adalet arayışçısıydı. Özgürlük ve barışın gelişebilmesi için mücadeleyi daha fazla yükseltme iddiasıyla yolculuğuna devam edecekti. Mücadele saflarında, artık kendisinin daha aktif mücadele edebileceği bir alanı belirleyerek, hep hayalini yaşadığı Kürdistan’ın kalbi Botan’a büyük bir iddia ve kararlılıkla yolculuğa girişmişti. Çıktığı bu güzel yolculukta Botan'ın tüm dağlarını karış karış gezmiş, patikalarını adım adım arşınlamıştı. Kuzey Kürdistan topraklarına ayak basmak onun için büyük bir mutluluktu. Genç bir arkadaş olmasına rağmen yüklendiği sorumluluklardan hiç ürkmemiş, tereddüt etmeden tüm sorumluluklarını yerine getirmişti. Sorumlulukları gereği asla geri adım atmayarak, kararlıca yürüme cesaretini göstermişti. Özgürlük umudu ve tutkusu tüm zorlu yolları aşmak için ona en büyük gücü veriyordu.
Dünya, Rebêr Apo’nun yaşam felsefesiyle kendini gün geçtikçe var etmeye devam ediyordu. Çünkü özgürlük mücadelesini daha güçlü verebilmek için her an kendisini yaratması gerektiğini biliyordu. Böylesine inançla doğru yolun özgürlük yolu olduğunu içselleştirerek, özgürlüğe ulaşmanın tüm bedellerini göze almıştı. O, yaşamında belirlediği yolun sonuna kadar takipçisi olmayı başarmıştı artık.
Belki de yazdıklarım Dünya’yı anlatan özelliklerinden sadece yüzde biridir.
Doğru, Dünya arkadaşı hiç tanımadım. Ama fotoğrafından yansıyan içtenliği insanın kanını ısıtacak kadar anlam dolu bakışlardı.
Fotoğrafa bakarken, baharın ilk günlerinde gökyüzünde dolaşan bulutlar arasında kuşlar kanat çırpıyordu. Buğulu gözlerle Deniz arkadaşın anlattıklarını dinliyor ve bir taraftan da fotoğrafa bakmaya devam ediyordum. Ve bir anda mevsim baharken güz yaprağına dönüşüyordu gözlerimde.
Deniz arkadaş, Şehit Dünya’yı anlatırken kâh gözleri doluyor, kâh ses tonu değişiyor, kâh boğazı düğümlenip öylece bir birimize bakakalıyorduk.
Evet, bir gerilla için hiç görmediğin yoldaşının anısına bağlılık, canını feda edecek kadar anlam yüklediği özgürlük mücadelesine sahip çıkmaktır. Bu mirası devralabilmektir geride kalanlar için. Dolayısıyla özgürlük mücadelesi savaşçılarının, şehitlerin arkasından ağıt yakmanın anlamı bir başka bu dağlarda. Belki de birileri için çok garip gelebilir hiç tanımadığın, bir kez olsun görmediğin birinin arkasından bu kadar derin duygular yaşamak. Ancak gerillada bir başkadır yaşanılan paylaşımlar, yakalanan birliktelikler. Aynı mekânı paylaşmadan, hiç görmeden, kim olduğunu tanımaya fırsat bulmadan yitirdiğin yoldaşının acısı düşünce yüreğine; ortaklaşmıştır umutlar… Ortaklaşmıştır inançlar… Ortaklaşmıştır maneviyatlar, özgürlüğe dair tüm değerler. Hiç görmesen de yoldaşının şahadeti içini kavuran bir acı yaratır kilometrelerce uzaklıklara rağmen. İşte o zaman bir gerillanın şehit düşen yoldaşının arkasından tuttuğu yas bir başkadır. Ardından söylediği sözlerde isyan yoktur. İnadına bir direniştir arkasından sahiplenmesi gereken.
Ve sonra mı?
Ardından gözyaşı, ışık olur yoldaşının. Toprağın koynuna düşerken bedeni, kim olduğu hiç o kadar önemli değildir. Ya da tanıyıp tanımamak hiç o kadar önemli değildir. Şahadeti yüreğini titretir. Duyguların, yatağına sığmayan bir ırmak olur. Hırçın, asi akar gider uzaklara, ama çok uzaklara.
Kim bilir şehit düşerken o an neyi hissetti?
Söylemek istediği son söz neydi tanıdıklarına, tanımadıklarına? Çoğu zaman sırt çantasında taşıdığı saklı duran hazinesidir nemli defteri. En değme bir şairin şairliğini utandıracak dizeler dökülüverir çamura bulanmış boş sayfalarda... O an, ölümü hatırlamaya vakit yoktur o zaman. Tarihten gelen tanrıçanın yanık sesi kaplayıverir dorukları. Dünya arkadaşın da yüreğinden dökülen yarı buruk, yarı sevinç, yarı hüzün, yarım kalan mücadelesidir belki de. Kim bilir…
Akşamüstüydü gökyüzü aniden kapandı. Birden bire bu denli hızlı kapandığına hiç tanık olmamıştım. Nereden kopup geldiğini anlayamadığım bulutlar hızla bir araya toplanıp, aniden şiddetli bir yağmur olup indi toprağa. Olabildiğince sakin görünüyordu oysa gökyüzü bu sabah. Sanki gökyüzü de isyan etmeye başlamıştı bizimle. Yağmur taneleri toprağı delercesine iniyordu yeryüzüne. Gözlerimi tılsımına tutulduğum fotoğraftan alamıyor, seyre dalıyordum uzun uzun. Bir rüyadaymış gibi esen rüzgârın esintisinden kurtaramıyordum kendimi.
Rüzgârın ayaklandırıp şahlandırdığı, adını koydukları ya da koyamadıkları ürküntülerin, belirsizliklerin içinde dalıyordu bakışlarım. Buruk, hüzün dolu bir ruh haliyle kendime gelmeye çalıştım. Arkadaşları uğurladıktan sonra içimi dolduran bu duygu yoğunluğuyla oturup hiç görmediğim şehit Dünya arkadaşı sizlere anlatmak istedim. Yazmak istedim tanıyanlara, tanımayanlara. Ben de hiç tanımıyordum. Fakat fotoğraftaki sadeliğinden etkilenmemek mümkün değil.
Yağmur yavaş yavaş çiseliyordu. Güneş sisli bulutların ardında bir doğuyor, bir kayboluyordu. Durduğum yamaçtan Lolan nehrini seyre dalarken, nehir boylu boyunca uzayıp gidiyordu uzaklara. Şekif’in doruklarına dalarken, rüzgârların getirdiği şehit Dünya arkadaşın suretini seziyorum belli belirsiz bir görüntüde. Buğulanan gözlerimi gökyüzüne çeviriyorum. Hemen ardında gözlerimdeki yaşlar isyan edercesine gözlerimden süzülüp, yolunu şaşırıp yanağıma düşen yağmur damlalarıyla bir olup akıp gidiyor toprağa… Yokluğuna düşüveriyorum duygularımın. Doğa sessiz, rüzgâr sessiz, kuşlar sessiz, yağmur sessiz, yüreğim sessiz, her şey sessizliğin gizemine bürünüyordu etrafımda o anda.”
Mücadele Yoldaşları
Azad Eruh arkadaş 2009 yılında bir arkadaşıyla birlikte saflarımıza katıldı. Gabar alanındaydı. Henüz on yedi yaşındaydı. Arkadaşlar onu güneye göndermek istediler. Yaşça küçüktü ve
fiziksel olarak da zorlanıyordu. Ama Azad arkadaş o kadar inatçı bir kişiliğe sahipti ki “Çırav dağı Agit arkadaşın yeridir, 15 Ağustos atılımı burada yapıldı, bu nedenle burada kalacağım.” diyerek arkadaşların bu istemlerini geri çevirdi. Çırav’a çok bağlıydı. 15 Ağustos atılımı Eruh halkını çok etkilediği gibi onu da etkilemişti.
İlkin adını Agit yapmak istedi. Ama diğer arkadaş bu adı seçince o adını Azad yapmak zorunda kaldı. O dönemlerde şehit düşen bir arkadaşın adını verdiler ona. Çırav alanında kalmak istedi. Bazı dönemlerde Gabar, bazı dönemlerde de Çırav alanlarında kaldı.
Azad arkadaş çok zeki birisiydi. Dağa gelmeden önce gençlik çalışmalarında da yer aldığı için önderliğin düşüncelerine yabancı değildi. Gerilla yaşamını erken kavradı. Her eylem girişiminde, normal görevlendirmelerde yer almak istedi. Eylemleri bir yana bırakalım normal gerillacılık anlamında bile Gabar zorlu bir alandır, herkes üstesinden gelemez. Çevresi 29 tabur tarafından kuşatılmıştır. Orada gerillacılık başlı başına zor bir iştir. Azad arkadaş bu koşullara rağmen orada kalmak istedi. “Gerilla olarak Gabar’ı boş bırakmamalıyız, neresi zorsa orada mücadele yürüteceğim.” derdi. Bu düzeyde istekliydi.
Durmadan fedai eylem önerisi yapardı. Kafasındaki projeleri arkadaşlara sunardı. Eruh’a baskın yapılabileceğini söylerdi. Yaşı küçük olduğundan arkadaşlar onu eylemlere katmazlardı. Yaşamda ise hepimiz açısından o örnekti.
2011 yılında onunla aynı takımdaydık. Ardından düzenlemesi oldu ve Gabar bölgesindeki bir takımda yer almaya başladı. Onun da içerisinde bulunduğu takım Güçlükonak tarafına göreve gitmişti. Orada pusuya düşerler ve Azad arkadaş yaralanır. Yoldaşlarına bir şey olmaması için kendisini bırakıp gitmelerini söyler. Ama arkadaşlar onu bırakmazlar. Bir yere kadar getirirler ve Azad arkadaş şehit düşer. Yoldaşlarını çok sevdiği ve onlara zarar gelmesini istemediği için “Yanıma bir bomba bırakıp gidin.” der.
Zaten o araziyi tanısa da tanımasa da hep önde yürür, tehlike varsa kendisi karşılamak isterdi. Gerilla yaşamını, PKK fedai kişiliğini kendisinde oturtmuştu. Genç yaşıyla ve çok da eski olmamasına karşın fedaice bir katılım sergiledi. Şehit düştüğü zaman da en önde yürüyormuş. Ona ilişkin anlatılacak çok şey var.
Kış eğitimlerinin güçlü geçmesi için durmadan sorular sorardı. “Ben sizi geliştireyim siz de beni.” diyerek kendi görüşlerini başkasından geri görmediğini gösterirdi. Önderlik savunmasını hiç elinden düşürmezdi, sürekli olarak okurdu. Tartışmalar yoluyla önderliğin düşüncelerini anlayarak yaşama aktarmaya çalışırdı.
Arkadaşlarla diyalog halinde oldu hep. Eruh merkezine baskın yapılmasını önerdi. “Bu baskınla tarihi yeniden yazacağız, ikinci 15 Ağustos eylemini yapacağız.” diyordu. Eruh’a yönelik eylem yapıldığı zaman o eylemde yer almamak onun çok zoruna gitmişti. Eylem tersine dönmüş ve üç arkadaş şehit düşmüştü. Bunun üzerine Azad arkadaş “Ben Eruh’u tanıyordum, benim bu eylemde yer almam gerekirdi.” diyerek sitem etti. Arkadaşlar onu güneyeçok göndermek istediler ama o kabul etmedi. Şehadeti uzun bir süre değişik nedenlerle duyurulmadı. 4 Ağustos 2013 günü HPG Merkez Karargâhı tarafından yapılan açıklama ona ilişkindi:
Botan’ın Yüreğinde Büyüyen Özgürlük Haykırışı Azad Yoldaşı Saygıyla Anıyoruz
Siirt doğumlu Azad yoldaşımız özgürlük hareketimize büyük vicdani sorumluluğunu hissederek katılmış, kararlı yürüyüşü sürdürmek üzere özgürlük dağlarımıza yönelmiştir. Ondaki vicdani muhasebenin güçlülüğü acıya, zulme, baskıya dur diyebilecek iradeyi yaratırken, umutla özgürlüğe yürümenin gülüşünü yaşayan bir yoldaşımız olarak bizlerde büyük ve derin bir etki bırakmıştır. Azad yoldaşımız 2011 yılında özgürlük şehitleri kervanına düşmanın geliştirdiği saldırılar sonucunda katılmıştır. Düşmanın her türlü saldırısına karşı güçlü ve kararlı kişiliğiyle mücadele eden Azad yoldaşımızın militan duruşu mücadele yürüyüşümüzün aydınlatıcı gücü olacaktır.”
Mücadele Yoldaşı
Welat Urfa
Di 2002’yan de li Rakka’yê rêxistinê nasdike û tevlî refên gerîla dibe. Piştî 2004’an ji Başûr derbasî qada Dêrsimê dibe. Di malbata hevalê Sadiq de tenê lawikek heye ew jî heval Sadiq e. Ji ber
vê yekê jî pir şûm tê mezinkirin. Li Bakur bi fedakarî û bêhisabiya xwe dihate nasîn. Xwe ji berpirsiyariyan dûr nedixist, li hember dijwariyan têdikoşiya û her wiha aliyê wî yê hestiyarî jî pir li pêş bû. Ruhê wî mîna ruhê zarokekî zindî bû. Bi sadebûn û dilê xwe yê paqij rengê jiyanê bû. Xebatek divê çawa bê kirin? Ew di vî karî de mînakeke zindî bû. Zêde terwende bû û her wiha li hemberî rêhevalên xwe jî dilnizm bû. Jiyanê tije tije dijiya û dixwest jiyanê bêhtir bi wate bike. Bêguman hemû heval vê xwezabûyîna wî li ber çavan didîtin. Girêdayîna wî ya bi jiyanê, ji hezkirina wî ya ajal û nebatan diyar bû. Qet dil nedikir zirarê bide ajalek an jî nebatekê. Jixwe zirarê nedida dayika xwezayê û yê zirarê bidana jî li hember wan disekinî û bertekên tund nîşanî wan dida. Li hemberî jinên azadîxwaz ên Rêber APO dixwest biafirîne nêzîkatiyeke hurmetdar pêşkêş dikir. Her wiha; him dayika xwezayê û him jî dayika xwe ya ku ew neh mehan di zikê xwe de xwedî kiriye wek hev didît. Dibe ku ji ber vê yekê be ew qas coşa wî ya di jiyanê de.Bi vê ferasetê, ji helbest nivîsînê bigire heta girtina rojnivîskê û her wiha têkiliyên bi ked û coş ên bi rêhevalên xwe re, îspata duristbûn û bedewbûna wî bûn… Xwedî kesayeteke ku ji xwe qet neditirsiya bû. Zivistanekê em bi hev re man. Ji ber ku ji kar û barên teknîkî zêde fahm dikir li ser mayinan rê û rêbazên resen bi pêş dixist. Hêrsa xwe ya mezin a li hemberî dijmin dixwest li Bakur bîne ziman. Dema dixwest tiştekî bike bi vîna xwe ya azad û ji xwe bawer dikir. Bîranînên wan dê rêya me ronî bikin.
Rêhevalê Têkoşînê








