Adil Amed Yoldaşın Anısına
35 yaşının 21 yılını gerillacılığa sığdırmış, tek kelimeyle gerilla vurgunu, Kürdistan dağlarının tutkunudur Adıl yoldaş. 14 yaşındayken katıldığı gerilla mücadelesinden onu ancak 21 yıl sonra gelen şahadet ayırdı. O Gabar dağının doruğunda özgürlük zamanını bedeninde dondurarak ölümsüzleşti.
Adıl yoldaş Cudi dağının eteklerinde Hezil nehrinin üzerine kurulmuş ana kadın toplumunun bütün özelliklerini capcanlı koruyan Bilikan köyünde dünyaya gelmiş, burada büyümüş gerçek bir dağ Kürdüdür. O dağların heybetinden aldığı gururu, asiliği, onuru kişilik edinmişti. Dağ kürtlerinin özgürlüğe düşkünlüğünü, uygarlık merkezlerine yanaşmazlığını, ele avuca sığmazlığını ruh edinmişti. Zira Adıl yoldaş Cudi gibiydi, Cudi’liydi.
Cudi insanlığın tufandan sonraki döl yatağı, uyarlık beşiği. Hayat orada yeniden başlamış, insanlık burada boy vermiştir. Adıl yoldaş gözlerini dünyaya Cudi’yle açmanın bütün özgünlüklerine, ayrıcalıklarına sahip olarak yaşam denizine karıştı. Cudi heybetinde büyüttü yüreğini.
Cudi’li olmanın sırrına kaç kişi erişmiştir sahi? Cudi’yi bunca gerçek kaç kişi hissetmiş, yaşamıştır? Cudi’li olmak…
Cudi’li olmak insanlığın gizlenen bütün tarihini bilmekle özdeşti. Cudi'li olmak tarihin bütün sırlarına tanık olmanın kendisiydi. Cudi'li olmak ataerkil uygarlığın sınırlarına takılmamak, etki alanına girmemekti. Cudi'li olmak insanlığın özgürlük değerlerinin sürdürücüsü olmak, ana kadın toplumunun mirasçısı olmak ve dağ kuytuluklarında boy vermiş etnisitenin demokratik değerleriyle şekillenmekti. Cudi'li olmak doğayla barışık anayla şekillenmiş özgür toplumun, sade, gururlu, vakur savaşçıları olmaktı. Zira insanlığın özü, emeği, özgürlüksel değerleri Cudi'ye öylesine kazanmış, öylesine yansımaktadır ki, bunlarla büyüme şansı insanı hakikatin, gerçeğin sırrına ermeye götürür. Bundandır bura insanındaki özgürlüğüne düşkünlük, uygarlık merkezlerine yanaşmazlık.
Cudi'nin insanlık için anlamı bir yana, Kürtler için önemi, anlamı çok farklı. Kürt anaları her sabah gün doğumunda Cudi'ye yüzlerini döner, Cudi'den yükselen güneşe dua ederler. Onlar için Cudi tüm muratların babasıdır. İnsanın muradı neyse Cudi'ye dönerek ister. Zira Cudi kimin ne muradı varsa gerçekleşmesi için gerekli güce sahiptir. Cudi murad arayanlara kucak açar, güç verir, korur.
Bütün sarp, asi, inatçı yapısına, karakterine rağmen Cudi insanlara murad dağıtan, yol gösteren mekandır. O ne zaman ki insanlar zorlanırsa, imdadına koşan, ölüme karşı hep yaşam üreten, Azrail'le savaşan, tanrılara kafa tutarak insanı yücelten coğrafyadır. Yeryüzünde ayak basıp yaşayabilecek başka hiç bir yer bulamadığında imdadına koşup insanlığa yer yurt olan ana kadındır Cudi. Ve bağrından insanlığı yaratan verimli hilalin ana kaynağıdır Cudi.
İşte insanlığa beşik, yaşama kaynak Cudi'nin çocuğudur Adıl Bilika. Özgürlük mücadelesine, Kürt halkına, insanlığa kendini adayan otuz beş yılık ömrün hikayesidir Cudi’li Adıl yoldaşın hikayesi. Bunca kendini adaması, halkının, özgürlüğün hizmetine sunması, Cudi'yle özdeş karakterinin, yapısının, kişiliğinin gereğidir. Oda tıpkı Cudi gibi kendini halkına, insanlığa, özgür yaşama adamış, o uğurda yaşamış ve insanlığa mal olmuştur. Cudi’li olarak Adıl yoldaş gerçek bir özgürlükçüydü. Hayatını özgürlük değerlerini korumaya adamış gerçek bir devrimciydi.
Kürdistan özgürlük mücadelesinde Botan her anlamda isyan beşiği, fedakarlık, bağlılık, serhildan diyarıdır. Cudi Botan’ın merkezi olarak Gabar’la birlikte özgürlük ateşinin yakıldığı kalelerdir. Cudi ve Gabar diriliş devriminin direniş kaleleridir. Bu kalelerde yakılan ateş bütün Kürdistan’ı aydınlatmış, kölelik uykusundan uyandırmış, sömürünün dondurduğu yürekleri ısıtmış, özgürlük maratonunu başlatmıştır.
15 Ağustos hamlesiyle gerilla mücadelesinin yükseldiği, diriliş devriminin o sıcak atmosferinin tam ortasında şekillenir Adıl yoldaş. 15 Ağustos atılımını, Cudi’li olarak iliklerine kadar hisseder, heyecanına ortak olur, yürek ve bilinci mücadele ateşinde olgunlaşır.
15 Ağustos eylemleriyle Kürdistan’ın kalbi Botan da kölelik tarihi, sömürgecilik, baskı, zulüm, asimilasyon yerle bir edilmiş, Kürdistanlı kadınlar, çocuklar, gençler, erkekler ve yaşlılar yeniden doğmanın, ölüm uykusundan uyanmanın sevincine boğmuştur. Agit yoldaşın öncülüğünde Eruh Şemdinli’de eyleme koşan Apocu gerillaların silah sesleri anaların zılgıt sesleriyle karşılık bulmuş, genç kızlar ve erkekler özgürlük- kurtuluş haykıran seslerle yürek ve beyinlerini bilemişlerdir. O günlerde genç bir Cudi olan Adıl yoldaş da özgürlük haykıran Agitlerin sesleriyle, anaların tililileriyle yurtseverliğin politik bilincini, yürek atışlarını geliştirir.
Cudi’nin özgürlük doğasında, havasında karaktere, ruha, kişiliğe kavuşan Adıl yoldaş için Agit’in öncülüğünü kavrayış, onun yoluna yöneliş zaten hep beklediği, atılmaya hazır olduğu, asırlardır özlediği, hiçbir koşulda doğruluğundan kuşku duymayacağı, yaşam olarak belirleyeceği tek seçenektir. Zira o ardılı olduğu özgürlük tutkunu ataları Cudililer gibi uygarlığa, onun şehir merkezlerine yönelmemekte ısrarcıdır. Yurdunun, dağlarının üzerine karabasan gibi çökmüş işgal ve sömürüyü ortadan kaldırıp, diliyle, doğasıyla, kültürüyle dağlarını, insanlarını özgürleştirmek asıl derdi, asıl arayışıdır. Tüm uygarlık kurumları, şaşalı vitrinleri, aşağılayan yoksulluğuyla şehir devletiniz sizin olsun, biz dağlarımızı, doğamızı, ülkemizi, köylerimizi istiyoruz diyen Adıl yoldaş için Agit öncülüğünde gerillacılık ve onun Apocu öğretisi bir an için bile olsa kuşku duymadan, sorgulamadan atıldığı yol olmuştur. Bu yolda geçen 21 yıllık ömür, mücadele duruşu, pratiği Adıl yoldaşın ne kadar inançlı, iddialı, aşk düzeyinde bağlı ve tutkulu olduğunun kanıtıdır. O gerçekten Apocu felsefeye, onun Agit öncülüklü gerillacılığına aşıktı. Bu tutkuyla aralıksız yirmi bir yıl gerillacılık yaptı. Dağlardan bir an için bile olsa ayrılmadı ve 21yıl sonunda Gabar da toprağa karışarak aşkını sonsuz buluşmaya, ölümsüzlüğe, ebedi mutluluğa dönüştürdü.
Adıl Bilika Apocu hareketin gerilla örgütü içinde çok tanınan, bilinen, güven duyulan, askeri performansından söz edilen, en önemlisi de Botan denildiğinde en çok akla gelen yoldaşlardan oldu. O bir gerilla komutanı olarak hep ön cephede, pratiğin içinde yer aldı. Hareketli gerilla birliklerinin başında Cudi’den Gabar’a, Besta’dan Garısa’ya, Herekoldan Çatak’a, Başkale’ye koşan, eylem üzerine eylem yapan, her an düşmanın hareketini takip eden, ona darbeyi vuracak taktikler üreten, eylemler geliştiren komutandı. O hiçbir koşulda komutanlığını salt yönlendirmeye, koordineye indirgemeyen, her an pratiğin içinde en önde olan, Botan’ın bütün zorlu doğa ve savaş koşullarını yoldaşlarıyla birlikte paylaşan gerçek bir militandı. Ona kelimenin gerçek anlamıyla eylemci, militan öncü demek en doğru tanım olur. Dört mevsim ve yılları aşan gerilla komutanlığı Botan’ın her alanında yaşam bulmuş, zaten ana yurdu olan Botan’ı gerilla pratiğiyle birlikte karış karış tanımış, hissetmiş, belleğine kazımıştı. Öyle ki Adıl yoldaşın altında oturmadığı ağaç gölgesi, üstüne çıkmadığı kaya, suyundan içmediği kanisi yoktur Botan’ın. Bundan dolayıdır Adıl yoldaş Botan’sız anlatılamaz. Ağzı, dili olsaydı Botan doğasının, coğrafyasının açıktır ki en iyi onlar anlatırdı Adıl hevali. Onu anlatmak yoldaşları da olsak bizlere birde bu yüzden zor gelmekte, en yaldızsız, en katıksız, en gerçek kelimelerin bile onu anlatamayacağı duygusuna boğmaktadır. Zira onu Botan dağlarının, suyunun, havasının, taşının en önemlisi de Cudi’nin yüreğinden, dilinden, hislerinden yazmalı insan.
Adıl yoldaş iki defa Önderlik sahasında bulunmuş, bizzat Önderlikle olma imkanına kavuşmuş, pratiğini, kişiliğini, tarzını Önderlik çözümlemeleriyle özgürlükçü, Apocu tanımlara kavuşturmuş ve bunlardan aldığı güçle ideolojik duruş ve kimlik edinmiş Apocu bir devrimciydi. Önderliğe bağlılığı en zorlu süreçlerin üstesinden rahatlıkla gelebileceği kadar büyük ve içtendi. O Apocu öğretinin katıksız, karşılıksız, inançlı bir eylemcisi, militanı, öğrencisiydi. Önderliğin ona biçtiği misyon, verdiği değer onun tarafından mutlaka dürüstçe bağlı olmayı esas aldığı, kendisini adamakta tereddüt etmediği, fedaice katıldığı çizginin kendisi olmuştur. Ve o bir çizgi militanı olarak, Apocu öğretide geçirdiği 21 yıl gibi koskocaman bir zamana dürüstlük, bağlılık, fedakarlık, militanlık sığdırmıştır. Öyle ki koskocaman bir zaman dilimi olan bu 21 yıla geçirdiği ciddi bir hatası, onu halk ve Önderlik karşısında utandıracak bir ayıbı, beklentisi, pratiği olmamıştır. Gerçekten o en sade, yalın anlatımla beklentisiz bir adanmışlığın, inançlı bir bağlılığın, sürekli ve geliştiren bir emeğin sahibi olmuş ve mütevazice yaşamıştır. Yetkinin, misyonların yarattığı hiçbir ayrıcalığı, yaşam lüksü, beklentisi olmamış, her an en önde militanca savaş pratiğine katılmayı, ahlak edinmiş, Apocu PKK kültürüyle pişmiş gerçek bir devrimcidir. Bu ahlakın gereği olarak sadece 15 Ağustos’la başlayan ARGK dönemine değil, 1 Haziran’la başlayan HPG öncülüklü hamle dönemine de en önde militanca katılmıştır. 15 Ağustos döneminin militan komutanı, 1 Haziran hamlesinin öncü militanı, komutanı olarak tarihe geçmiştir. 1 Haziran hamle sürecini Zagros’ta başlatmış, ardından Botan eyaletinde öncü katılımını devam ettirmiştir.
Adıl yoldaş 1 Haziran hamlesinin öncü komutanıdır. Ve tarihe böyle geçecektir.
On dört gibi oldukça küçük bir yaşta gerillaya katılmış, yoğunluklu olarak zorlu savaş koşullarında ve sürekli pratik içinde pişmişti. Buna karşın ideolojik-felsefi gelişmeye önem veren, teorik olarak yoğunlaşan, düşünsel yoğunlaşma ve gelişmeyi oldukça önemseyen bir anlayışa sahipti. Bu anlayışın sonucu olarak ideolojik-teorik düzeyi ve bununla bağlantılı düşünce kapasitesi, değerlendirme tarzı Apocu aydınlanma felsefesine göre yoğrulmuş, şekil almıştı. Zira o her alanda başarıyı esas alan, gelişmeyi dayatan hırsın sahibiydi. Ondaki gelişme ve başarı hırsı onu sıradanlaştırmamış ta baştan beri bulunduğu her alanda onu öncü yapmış, hatta bazı yönleriyle ünlü yapmıştı. Evet o aynı zamanda ünlü bir askeri komutandı. Ünü, askeri yeteneklerinden, taktik hakimiyetinden, ses getiren eylemlerinden ve düşmana büyük darbeler vuran vuruş kabiliyetinden geliyordu. Bu mübalasız bir gerçektir de. O halkımızın ve hareketimizin gönlünde taht kuran büyük komutanlar Cumaye Biliki, Şerif Sperti, Hamza Cizre, Rojhat Bilezeri, Pıling Erdal, Zelal, Agiri, Nujin, Kurtay yoldaşların yoldaşıydı. Onlarla yaşamış, onlarla ortak sorumluluklar yüklenmişti. Hepsinin devamı, mücadele arkadaşları ve ardılı olarak Adıl yoldaş onlara bağlılık temelinde sonraki on yılları başarılı bir militanlıkla karşılamış ve onların diyarında onlarla buluşarak ölümsüzleşmiştir. Bu anlamda denilebilir ki o yoldaşa bağlı, vefalı, içtenlikli bir dava arkadaşı, yürek yoldaşıydı. Onun felsefesinde yoldaşları yalnız bırakmak, ters düşmek hiç yer almadı ve yoldaşlığın gereklerine en sade tarzda, en içten samimiyetle bağlı kaldı.
Adıl yoldaş hiç yorulmayan, adeta hiperaktif bir mücadele enerjine sahipti. Ondaki enerji devrim tutkusu ve aşkıyla her koşulda sinerji biçimindeydi. Yıllar, koşullar, zorluklar, ihanetler, haksızlıklar onu yormuyordu. O inandığı amaçlar uğruna, güvendiği Önderlik çizgisinde sürekli beslenen bir heyecana, tutkuya, sevince ve bunun mücadele enerjisine sahipti. Gerçekten yorulmak bilmiyordu. Yorgunluk, yeterlilik onun felsefesinde yoktu. Ne kadar yapsa amaca ulaşılmadığı sürece az olduğuna ahlaken iknaydı ve amaca ulaşma yolunda çalışmayı en büyük erdem sayardı. Bu erdemi onun en genel kişiliğinin de ifadesiydi. Düşmana kin ve öfkesi sonsuzdu, erkenci çözümlere ve bunu savunan anlayışlara karşı her zaman için tavrı netti. Onurlu, özgürlükçü, öz iradeli bir çözüm onun inandığı gerçek çözümdü ve ona göre bunun yolu da öz güce dayalı meşru savunma mücadelesinden, demokratik halk serhildanından geçmekteydi. O bu inançla 1 Haziran hamlesinin meşru savunma çizgisi temelinde mücadelesini sürdürmek üzere Botan’a Gabar sorumlusu olarak yöneldi.
Botan’a geçmeden önce geçecek güçleri büyük bir moral motivasyonla eğitti. Botan’a gideceği için çok mutluydu. Bu mutluluğuna, heyecanına tanık yoldaşları olarak ona imrenmemek mümkün değildi. Böylesine büyük iddia ve heyecanla yine büyük askeri tecrübe ve birikimiyle Botan’a ulaşmasının mücadelemiz adına büyük başarılara yol açacağına hepimiz iknaydık. Adıl yoldaş Botan da olursa Botan farkı olur, mücadele yükselir inancı, beklentisi herkesçe ortak kanıydı ve o bu tarihi sorumluluğun bilinciyle Botan’a yöneldi.
Bu beklentinin, güvenin hiçte yersiz olmadığını heval Adıl’ın Botan pratiği ispatladı. Zira Adıl yoldaşla Botan’ın Agit ruhu canlandı.
2007’nin sonunda gerçekleşen Gabar eylemi Agitçe bir taktiğin, vuruşun Adıl yoldaştaki gerçekleşmesiydi. Türk özel savaş hükümetinin ABD, İsrail ve AB’nin de desteğini alarak örgütlediği imha konsepti Adıl yoldaşın öncülüğündeki Gabar eylemiyle büyük darbeyi aldı. Adıl yoldaş Agit çizgisindeki stratejik duruş ve taktik vuruşla özel savaşı hiç beklemediği bir anda kalbinden vurdu ve Oramar’a, Zap direnişine giden sürecin önünü açtı.
Evet Adıl yoldaş, Botan’a son yönelişin diğer bütün yürüyüşlerinin toplamı olarak görkemli oldu. Halkımız ve hareketimiz adına görkemli başarıla imza attın. Biliyoruz seni anlatmak, seni bütün gerçeğin ve bütün yaptıklarınla anlatabilmek, yazabilmek neredeyse imkansız. Buna ne bizim kelime hazinemiz ne de sayfalar yeter. Ama açık olan şu ki sen onurlu yaşadın, başarılı yaşadın, dolu dolu yaşadın. 21 yılana yüzyıllar sığdırdın. Botan’la dünyaya gözlerini açtın ve tam 35 yıl sonra Botan’la bütünleşerek ebedileştin. Sana bağlılığın bizdeki tek ifadesi seni hayallerinle, anılarınla, özlemlerinle yaşatmak ve mutlaka önderlik ve halkımızın özgür olacağı yarınları yaratmaktır. Mücadele arkadaşların, ardılların olarak bu uğurdaki mücadelemizi yükselterek sürdüreceğimizin ve mutlaka başarıya ulaşacağımızın sözünü veriyoruz.
Mücadele arkadaşları adına
Çiçek Dideri, Feride Alkan
Kalender Şax Yoldaşın Anısına
Şax derken Botan demek, Şax derken güzellik demek, Şax derken her türden meyve yeşillik ve tabiatın en güzel parçası demek. Şax derken biraz Kürdistan tarihi demektir. Botan mirlerinden Bedirxan'ın seyran yeri, yazlık yeri, konaklama ve eğlence yeri, Şax'tır.
Öyle ki halen bugün surların, elle dokunmuş pınarların, kalelerinin izine rastlanır.
Cudi'nın bir nevi rahmine yerleşmiş Şax; Asurîlere, Mirlere, Kurmanclara yataklık ettiği gibi, köyün önünde geçen Nerduş suyuyla, kız kalesiyle, 7 suruyla ayrı bir güzelliğin fotoğrafıdır. Hemen yanında duran Gıre Niskê bu fotoğrafı daha da bir çekici kılmaktadır.
Şax bir de Cudinin kalbi ve dolayısıyla Botan'ın kalbi olarak bilinir. Yüzyıllar sonra dahi -ki biz buna gerilla olarak tanık olduk- Cudi'ye çıktığımızda bu güzellik o kadar bombardımana rağmen kendisini koruyacak ve belki de dünyanın en güzel narları başta olmak üzere, türlü türlü meyvesiyle gerillanın besin kaynağı olmaya devam edecekti.
Bir de Cudi'nın tepesinde bulunan Sefine’yi ekleyin, yani Nuh'un gemisinin bulunduğu tarihsel efsaneyi hatırlayın, o zaman buraları daha iyi anlarsınız. Çok sonralardan bir gerilla yoldaşın, Cudi üzerinde yaptığı bir programda belirttiği gibi “Cudi’yi öğrene bilirsiniz, ancak yaşamadıkça anlayamazsınız.” Evet, Cudi’nin eteklerinde bulunan köylerin ruhsal durumun anlamak için birazda Cudi'li olmak gerekir, birazda Şaxlı-Heblerli olmalı insan.
İşte Kalender yoldaş yanı Ömer yoldaş buralarda yoksul ama gönlü zengin bir ailenin çocuğu olarak 1962 yılında dünyaya gelir. Ailenin üç çocuğu dünyaya gelir gelmez vefat ettiklerinden Kalender yoldaş evin büyüğü olarak yetişir. O iyi bir mümin'dir, namazını niyazını hiç aksatmaz. İçiyle dışı bir olduğu için çevreden küçük yaşta doğruluğuyla sivrilen biridir. Birde ailenin büyüğü olduğu için doğal olarak omuzlarına sorumluluklar binmiştir. Çocuklar arasında öncü pozisyonundadır, çekim merkezidir, her kesin sevdiği saygı ve değer verdiği bir gençtir. O duruşuyla, yardım severliğiyle henüz bu yaşlarda dahi gönüllerde taht kurmuştur.
Zor şartlara rağmen ilkokulu bitirir. Cudi'de yaşamak demek birazda tabiat anayla kavga etmesini ve yaşamasını bilmekte demektir. O Cudi eteklerinin en meşhur köyünden mirlere layık bir şekilde iyi bir avcı olarak yetişir. Henüz evdeyken iyi bir nişancıdır. Hani derler ya her Kürt doğuştan iyi silah kullanandır, aynen öyle ancak o Kürtler içinde de daha iyi bir silah kullanandır.
Cudi de çıktığı avcılıktan gerillalarla tanıştıktan sonra onların; özgürlük, sömürgecilik, baskı zülüm, Kürtlük ve her şeyden önce bir halkın kendi olma mücadelesi sözlerinde çok etkilenir.
O artık gerilla mayasına almıştır içten içe mayalanarak gerilla olmaya doğru gitmektedir. Gerillaların görüş ve düşüncelerini ailesine aktarır. Bu arada evlenmiştir. Faşist ordu Kürdistan’ın her yerine nüfus ettiğinden, zorunlu olarak faşist ordunun askerliğine gider. Askerlikten döner dönmez arkadaşlarla hemen ilişkiye geçer ve milislik çalışmasında yer alır. Çünkü o faşist ordunun onur kırıcı yaklaşımlarını gözle görmüştür. O tepeden kürde bakmayı görmüştür. Her şeyden çokta o gerillaların ona söylediklerini ordu da kat be kat yaşamıştır. Artık o özünde bir gerilla yolcusudur. O artık bir gerilla adayıdır.
Sorun bilinçli ya da bilinçsiz olmanın ötesinde bir süreçtir. Her namuslu ve onurlu Kürt birazda gerilla olmak zorundadır. Çünkü en onurlu başkaldırış birazda gerillada imkâna kavuşuyor. Yoksa birçok değerli Kürt insanı elbette vardır. Ancak eğer onlar gerillaya ulaşma imkânı bulamamışlarsa, onlar birazda burukturlar. Buruk olmak zorundadırlar. Çünkü onlar istedikleri yerde istediklerini söyleyemezler, istedikleri gibi yaşayamazlar. Onlar biraz da düşmanın çemberinde yaşamak zorundadırlar. Tehdit, katliam, işkence, baskı, zulüm birazda insanı sindirmektedir. İşte gerillaya katılma imkânı bulan Kürt daha onurlu bir duruşu bunun için kavuşabilmektedir.
Ben ilk kez Kalender arkadaşı Celal Kobra arkadaşla birlikte 1989 yılında Gabar’dan Cudi’ye geçerken gördüm.
Her iki arkadaşta göz dolduruyordu. Kalender kendi köylerine inerek bilgi, erzak vb. şeyler getirip dönerken Kobra Celal bizi köyün arkasında bir noktaya götürmüştü. İlk kez Cudi’ye geliyordum. Evet, bende Botanlıydım ancak ben Gabar’da hep kalmıştım. Cudi dağıyla onurlaşmayı ilk kez yaşıyordum. Noktaya geldiğimizde orada Şiyar-Kazım Kulu- yoldaş vardı. Adilê Bilika vardı. Hem tanıdıklarımız hem de tanımadıklarımız vardı. Bizi oldukça sıcak karşılamışlardı.
Dikkatimi çeken Kalender olmuştu. Sade, bağlı, temiz bir Kürt insanıydı. Gerillayı İslamın ashabeleri olarak görüyordu. O gerillaya tapıyordu.
Sonrada Kalender arkadaş Cudi'nın en ileri milislerini arasına girmişti. Şehirlere gelip gidiyor, savaşçı getiriyor, keşif yapıyor ve birçok eylemi bizatihi yapıyordu.
90'ların sonu 91 başlarında deşifre olmuştu. O tam da düşmanın tarif ettiği “gece dağda silahlı, gündüz köyde-evde külahlı” tipini ifade ediyordu. Ancak o artık deşifre olmuştu. Köyde kalamazdı.
Ailesine gelip dağa çıkarak gerilla olacağına söylediğinde, annesi “oğlum iyi bir karardır, ancak eşin hamile o ne olacak?” o bu soruya “evet yaşam arkadaşımdır, hamiledir, ancak ben ülkemin peşinde gitmek istiyorum. Çünkü Kürdistan da böyle durumlar çoktur” diyerek önce Cizre’ye gidip kendine elbise dikmiştir ardından da kendi kleşini alarak dağa yani gerillaya katılmıştır.
91, 92, 93 yıllarında ben de Cudi’deydim. O bu arada adım adım en göz dolduran arkadaşlardan biri olmuştu. 93 yılında o bölük komutanıydı. Yaşam deney ve tecrübesiyle o her zaman önde duran bir militandı. Size tuhaf gele bilirin ancak o içimizde ilk günden başlayarak şahadetine kadar namaz kılan, oruç tutan mümin bir militandı. Yukarıda da dile getirdiğim gibi o bizi yani gerillayı birazda İslamın ilk asrısaadet denilen sürecine benzetiyordu.
Bundan olmalıydı ki o hep söz söylenmişse, yapılması gerektiğini inanan biriydi. Bu duruşuyla o aranan bir militandı. O “sağlam dayanak” deyimine en uygun düşendi.
Bu arada ben Gabar'a gidip geri dönmüştüm. 94 yılında Atatürk burnunun altında bir yerlerde buluşmuştuk ve yine birlikteydik. Ve O günler ramazan ayına denk gelmişti, oruçluydu. Ona biraz takılarak “bu şartlardan nasıl namaz oruç tutuyorsun zor gelmiyor mu?” diye sorduğumda “beni zorlamıyor” diyerek en net yanıtı dolandırmadan vermişti. Ve benim hatırım için ava giderek bir şeyler avlayarak gelmişti. Öncede söylemiştim o gerçekten de bir Botan’lıya layık keskin bir nişancıydı.
Uzun süre Cudi de kaldı. Oranın demirbaşı ve bulunmayan Hint kumaşı olmuştu. 97yılında sonlarında o Beytüşşebap’ta Botan karargâh güçleri adına erzak çalışmaları için özel Cudi’den getirilmişti. Düşmanın en sert yönelimlerine rağmen, 500 arkadaşın üslenmesine yetecek erzak özelde Kalender yoldaşın çabalarıyla çıkarılmıştı. 97 yılın sonlarında eyalet komutası Gıre Xanê’de toplantı için bir araya gelirken o Eyalet Karargâh Komutanıydı. Onu orada tekrardan en aktif bir biçimde görmüştüm.
Cemal arkadaş Kalender yoldaşın titiz, düzenli disiplinli, fedakâr ve iş bitirici özelliklerinden dolayı yanına almıştı. Üslenme önemli bir çalışmaydı. Bu iş için ancak Kalender gibi yoldaşlar üstesinden gelebilirlerdi.
O dönemler genelde kıt kanat geçindiğimiz yıllardı. Cemal arkadaş Kalender yoldaşla birlikte eyaletin levazımını gram gram, ölçerek dağıtıyorlardı.
Toplantı esnasında herkese bir şeker vererek” isterseniz on çay için, isterseniz bir çay için paşa günlünüz bilir” dedikten sonra hepimize birer şeker dağıtıldı. Bu yaklaşım bir PKK yaklaşımıydı. Komutan olabilirsiniz ancak yaşamda eşit ölçüler var. Ve PKK bu ölçüleriyle PKK olmuştu.
Yine bir ara Kalender arkadaşa takılarak “seni görevden almak gerekiyor arkadaşları aç bırakıyorsun’ demişti. Cemal arkadaşın genelde sert imajı dikkate alındığında, Kalender yoldaşı ne kadar sevdiği kendiliğinden açığa çıkıyordu.
Bir ara tartışmalar esnasında “Beytüşşebap’tan yanımıza yani Gabar'a gelenler geri gelmek için dayatıyorlar, sorun oluyorlar, ya da kaçıyorlar” demiştim.” O elbette kaçarlar, çünkü Gabar da disiplin var, sigara yasağı var, bizde disiplin yok, sigara yasağı işlemiyor” diyerek Beytüşşebap yönetimine ilişkin rahatsızlığını dile getirmişti.
Aslında şu kural her zaman geçerlidir; PKK içersinde PKK'nin aldığı bir kararı -gerekçesi ne olursa olsun- ya da onun düzen disiplini- esneten kim olursa olsun- esasta düşman çalışması yapmaktadır. Böyleleri devrime çoktan uzun vadede yararlı olmamaktadır.
Kalender yoldaşın rahatsızlığı Sadunê Serki idi. Sonradan kışkırtıcı tasfiyecilerle birlikte kaçacaktı ve Şoreşê Deşta Lola idi. O da kibarca sonradan kaçacaktı.
Önderliğin deyimiyle “yüreğe bizimle olmayanın, beyni de pratiği de bizim değildir” misali, böyleleri eni sonunda çete olmaktadırlar. Çünkü böylelerin mümin tarzda bağlıkları olmadıkları gibi ideolojik bağlılıkları da tartışmalıktır.
Gıre Xanê toplantısından sonra birçok yoldaş Botan’dan önderlik sahasına gönderildi. Bunların içersinde Kalender yoldaşta bulunmaktaydı. Önderlik yanında güçlü bir eğitim aldıktan sonra tekrar Cudi’ye bölge komutanı yardımcısı olarak görevlendirmişti.
98 yılı mücadelemiz açısından zorlu bir yıl olmaya adaydı. Düşman her tarafı işgal amaçlı yönelimlere girişmişti. Önce kışın başlangıcında Gabar peşi sıra granada tipi Besta operasyonu -ki yaklaşık 80 bin askerin katıldığı söyleniyordu- ve sonra Cudi’ye bu saldırılar düzenlenecekti.
Cudi'de Mardinli cengâver komutan Hamza bulunuyordu. Düşman özel takip ederek mayıs ayında bir çatışmada şehit düşürmüştü. Parti hızla o alana yanı Cudi'ye Erdal yoldaş -yanı Engin Sincer- göndermişti. Erdal’ın yardımcısı Kalender yoldaştı. O Erdal’a Cudi de destek sunacaktı. Birkaç gün tartışma ve birlikte kaldık sonra ayrılmışlardı.
Temmuz ayıydı. Düşman tekrardan aniden bir operasyonla indirmelerle Cudi'ye girmişti. Birliğin etrafını kuşatan düşmana karşı Kalender yoldaş gücü mevzilendirmişti. Bir taraftan çatışma bir taraftan gücün bir kısmını şutiklerle yüksek bir kaya kütlesinde operasyonun dışına çıkarma çabalarını sürdürürken, bölük komutanı olan Têkoşin Dideri arkadaş isabet alarak şehit düşüyordu.
O arada tüm güç sağlama alınmıştı. Arkadaşlar onun gelmesini istemelerine rağmen o gelmemişti. O şehit düşen yoldaşın cenazesini ve silahını almaya gidecekti. Çünkü o mert ve göze pek diye bilinen Kürtlerdendi. O asla düşmana bir parça bez dahi bırakmayı kendisine yedirmeyendi. Ola ki can gider o başka. Asla düşmana bir şey verilmeyecekti. Kaldı ki geride kalan önderlik sahasında birlikte kaldığı can ciğer yoldaşı Têkoşin’di. O nasıl bırakılırdı, cenazesi faşist leş kargalarına nasıl bırakacaktı? Ölüme evet, yoldaşını bırakmaya hayırdı sloganı. O Têkoşin’i almaya giderken kör bir kurşunla çok sevdiği toprağına düşecekti. Çatışmada Têkoşin’le birlikte bir arkadaş ve Kalender yoldaş şehit düşmüşlerdi. Diğer güç çemberi yararak çıkmışlardı. Önderlik sonrada tekmili dinlediğinde çok kızacaktı. “bir yoldaş şehit düşmüş, niçin Kalender almaya gidiyor” diyerek eleştiriyordu. “Düşmana darbe vurmak varken, kurtulma imkânı varken, niçin yoldaşlarımız şehit düşsün” eleştirisini sert yapacaktı. Ve sonradan böyle durumların yaşanmasını yasaklayacaktı. Çünkü Kalender sıradan bir militan değildi. O mümince bağlı olan bir cengâverdi.
O sözüne sadık, söylediğini yapan, fedakâr, bağlı, sevecen, sempatik, emekçi ve her şeyden öncede yapan sonrada yaptıran bir komutandı. Böylesi komutanlar zor yetişirler ve yetiştiklerinde de artık onlar ürün vermeye başlarlar.
Kalender yoldaş tam da daha fazla üretken ve katkı sahibi olacakken, düşmanın kurşunları arasında yoldaşının cenazesinin almak için kendisini feda etmesi, ya da hedef etmesini Kürt özgürlük hareketi önderliği kabul edemez. Kaldıramaz. Yüreği dayanamaz. Têkoşin gibi cengâver bir yoldaş giderken neden peşinde daha büyük bir cengâver gitsin ki!
Önderliğin eleştirisi eski Kürt mertliğinedir. Düşmanın yıllardır tahrik ettiği mertliktir. Hâlbuki PKK mertliği, birazda bilimsel olandır. Duyguyla, yürekle, beyni birlikte götürendir. Bir yoldaş şehit düşmüşse ve sen mücadele ederek kurtaramayıp kendin gideceksen neden müdahale ediyorsun? Neden gelecek, yaşanacak devrim yıllarını erkenden terk ederek, düşmanı sevindiriyorsun ki?
İşte bu PKK yaklaşımıdır.
Ancak diğer taraftan Kalender yoldaş bir Kürt, mirlerin memleketinden yetişmiş Şaxlı, Cudili yani dağlı, Nuhun soyundan, bırakmakta olmaz ki!
Güzel yoldaş, seni anacağız. Seni güzelliğinle, sadeliğinle, namazınla, nişanınla, fedakâr ve emekçiliğinle, proleter katılım tarzıyla seni anacağız. Seni Cudi'ye yakışır bir tarzda abide yaparak Cudiyle destanlaştıracağız. Ruhun şad olsun. Gözlerin arkadan kalmasın. Söz ki andımız anttır.
Kalender Şax
(Ömer Turan)
1962/Şax-Şırnak
90-91 Katılım
Cudi, Beytuşşebap, Besta ve Güney Kürdistan’da kalmış
Bölge Komutan Yardımcısı olarak 1998'de Cudi Girê Hirmo alanında şahadete ulaştı
Caferi Sori

her zaman gözümün aydınlığında
zıplaya zıplaya
oynaşıyordu
bir an
bir zaman
bile ayrılmıyordu bende
ne zamandı
o sene
96 idi
gençti
yeni yeni
sakalı siyahı bürünürken
tıpkı tabeladaki
nakışlı resmi hatırlatıyordu
boyu posu sipsiyah
saçları
şevkle ışılan gözleri
kar beyazında olan
dizili dişi
küçük ağzı
gülümsüyordu her zaman
taze taze…
vücudu taze zeka ile
tez canlılıkla
almıştı ulusunun bilincini
tepki ve kinle
ve de akıllıca
aldı eline
tek kol qılêşi
taktı rahtını
portakal narincoklarını
zaten eskiden giymişti
Apo’nun yeni tacını
bırakmamaya yeminliydi
o taca layık kalmak için
canlı yaşamak istedi
ama bu günya
gaddar insanlarla dolu
bırakmadı umudu ona
gururu vardı onun
tek tahrikle korkuyorsun sen savaştan
onda gerçek bu yoktu
o gerçek Apo’nun, sadık yoldaşı ve dostuydu
Zagros’un sarı elbiseleriyle aldı grubunu
Şehit Cihat’a doğru koyuldu yola
akşam üstü idi, pusu yerine ulaşmıştı
bekledi yarını, öğlen sıcaklığını
savaşçılarını sağlam mevzilere yerleştirdi
herkes tetikte
o da…
çevre sessiz, sabah sessizliğini cırcır böcekleri bozuyor
ön kapkara, aşağıda ise karakol ışıkları
göklerdeyse pırıldayan yıldızlar
dalmış O…
bir bütün vatan ızdıraplarına
gözleri ve hayalleri ise
gitmiş Mardin’deki ızdıraplara
beyni, yüreği dolmuş intikam
canla, başla koyulmuş bu derya gibi yola
birden dolan gözlerini sildi
ve açtı…
çevreye-tepelere ve bir de güneşin doğduğu yere
güneş şevkle keskin ışınlarını vurdu gözlerine
bir an kapattı göz kapaklarını
gözlerine sanki karanlık girmişti
burada ani bir film şeridi gibi gördü geçmiş vatan tarihini
irkildi birden, açtı gözünü
ve bu acıyı bir daha hatırlamak istemedi
nefretle kovmak istedi bu fikri
içinde sessiz bir sesle
tek bir özgür vatan için adayacağım canını
çok ama çok uzaklardan ayırdı gözlerini
ürperdi birden şapkalı biri
kolunda G-3…
ha! bu düşman!
bir el işaretiyle herkes dursun şimdi
denileni yaptılar, gelip geçti düşmanın tümü
yine bir el işaretiyle, tamam
işaretledi…
önce bomba pimleri, sonra qılêş leblebileri
yağdırdılar!
böylece düşmanın tümü yatıyordu yerde
ve sessiz!
kan kokusu, barut dumanlığı karışmış birbirine
bu anda Zeki’nin berrak sesi duyuldu
hücum!
halkımın çektiği acılarının intikamını almak için hücum!
saldırı grubu yay gibi fırladı mevzilerinden
çift çift - tek tek
intikam! intikam!
Zeki’nin sesi ise, herkesinkinden daha yüksek ve netti
bir daha intikam! deyip kesildi o berrak sesi
silahlarla hala gürültülüydü
Zeki yok ortalıkta
ne ses ne can…
ne de o tabeladaki resmi
düşman kanının kokusu
burun deliklerine sızıyordu
ve bir başka koku
bu koku Zeki’nin kan kokusuydu
belliydi Zeki’nin taze kan kokusu
yoktu artık kara saçı
gülümseyen yüzü
ve beyaz dizili dişleri
o şevkle gülümseyen yüzü…
o sadıktı bu davaya
canı, ruhu, kanı halen var burada
dostları çok, yoldaşları çok
bir Bêrîvan bir Ferhat, yek Dilan
bir halk bir yoldaş var yollarında
Zeki güneşin ışığı ve çocuğu
elveda yüce Dost!
fiziğin gitmiş olabilir
fikrin, ruhun, vasiyetin halen yanımızda
uğurlar olsun sana....
Zeki Mardin(Manga Komutanı)
1994 Avrupa Katılım
1996'da Ertûş alanı Şehit Jêhat Tepe saldırısında şehit
Fırat Şemzinan
Bir ideoloji, düşünce ve hareket kendisine ölümüne bağlanmış kişilikler yaratabilmişse, bu o ideolojinin ve hareketin tarihte silinmez izler bıraktığının göstergesidir. Özgürlük mücadelemizde ismi belli olan, olmayan birçok özgürlük savaşçısı köleliğe, onursuzluğa ve tahakkümcü yaklaşımlara boyun eğmeyerek ve dayatılan anlamsızlığı kabul etmeyerek isyan etmiş ve mücadelemizin asıl kalıcı değerlerini oluşturmuştur. Tarihin hakkını vermek mücadeleyle birlikte özgürleşen ve güzelleşen şehitler gerçeğinde derinleşmekle ve anlam yükünü her yönüyle algılayabilmekle ve kendimizde bir kimlik ve bellek yaratmakla mümkündür. Özgürlük hareketimiz içerisinde şahadet gerçekliği, gerçekten hiçbir biçimde zulme boyun eğmeyen ve özgür yaşamdan başka bir yaşam tarzına asla geçit vermeyen kahramanların yaratımıdır. Şehitlerimiz, mücadelenin zorlu yollarında en önde gidenler, maratonun en hızlı koşucusu olanlar, beyniyle ve yüreğiyle yolumuzu aydınlatan birer kahramanlık örneğidir. Kişilerin en son soluklarında söyledikleri sözler en yalın gerçeklerdir. Ve şehit arkadaşlarımız son sözlerini söylerken gözleri arkada kalmamıştır. Şehit arkadaşlarımız birgün mutlaka bu sözlerini ardıllarının yaşamsallaştıracağına inanarak şahadete gittiler.
Her toprağa gömülen yoldaşımızla bir olmaya çalışmak, arkadaşlarımızın amaçları, hayalleri, kişilik özellikleri ve özgürlük tutkuları ile daha da bütünleşmek ve bunu mutlaka başarıya dönüştürmek, davranışlarımıza onların davranışlarını, insana yaklaşımlarını örnek alarak biçim vermek yaşamımızın en temel özgürlük denklemidir. Bu yaklaşım salt duygusal bir yaklaşım olarak ele alınamaz. Yoldaşına bağlılığın, düşmana olan öfkenin açığa çıkardığı aktiviteyi, özgür ve anlamlı olanın savaşımına yönelten bilimsel bir yaklaşımdır. Özgürlük hareketimizde başarıyı anlamlı ve değerleri kalıcı kılan bu temel özelliktir. Bu şahadetlere yaklaşım üzerinden şehit gerçeğine yaklaşım acımızı daha anlamlı kılar ve mücadele azmimizi güçlendirir. Yoksa her şehit düşen arkadaşla bir parçamızı daha kaybettiğimizden bu şahadetlere dayanabilecek gücü kendimizde yaratamayız. En son bu acılarımıza bir yenisi daha eklendi. Gülbahar arkadaş ve beraberinde şehit düşen, ömrünün baharında olan, pırıl pırıl genç arkadaşlarımız yüreğimizi derinden yaraladılar. Gülbahar arkadaşı uzun süredir tanıdığımdan Onu anlatmaya gücümün yetmeyeceğini bilerek Onu anlatmayı bir yoldaşlık gereği olarak görüyorum.
Gülbahar arkadaş ailesinin yurtsever olmasından dolayı çocuk yaşlarda mücadeleyle tanışır. Babası yurtsever olan Gülbahar arkadaş çocuk yaşlarından itibaren devrimci olmanın onuruyla yaşar. Ve onurlu bir devrimci olmanın nasıl gerçekleşeceğini babasından öğrenir. Babası Gülbahar arkadaş’ın ilk öğretmenidir. Sürekli olarak devrimci öykülerle, direniş hikâyeleriyle büyüyen Gülbahar arkadaş babasının şahadetinden oldukça etkilenir. Babası hem onun ilk yaşam öğretmeni hem de ilk yol arkadaşıdır. Gülbahar arkadaş 1991 yılının sonlarında mücadeleye katılır. Dağa gelir gelmez uyum sağlamada zorlanmaması ve zorluklar karşısında zorlukları aşabilecek gücü ve cesareti göstermesi doğal devrimciliğinden kaynağını almaktadır. Gülbahar arkadaş dağlara gelir gelmez girişkenliği, pratik yetkinliği, doğaya uyumu ve morali ile arkadaşların ilgisini çeker. Bir de arkadaşların ilgisini çeken bir diğer yön Gülbahar arkadaşın yanık sesi olur. Gülbahar arkadaş acı çeken ve derin duygulara sahip olan insanların, dağlı kadınların sesine sahiptir. Bu güzel sesiyle gerillanın ateş başında gerçekleştirdiği sohbetlere yanık sesiyle anlam katar. 91 yılında Zele’de kalır ve daha sonra 93 yılında Serhat eyaletine geçer. Gerilla olarak savaşta aktifleşmeyi, komutanlıkta öncüleşmeyi Serhat eyaletinde yaşar. Savaşın en kızgın olduğu koşullarda düşmanın yoğun yönelimleri karşısında en iradeli duruşu sergileyen, eylemlerde sürekli olarak saldırılarda yer alan bir arkadaştır. Serhat’ın arazisi ve koşulları oldukça zorlayıcı olmasına rağmen bir kadın olarak en aktif katılımı sağlayan komuta düzeyinde yetkinleşen savaştıkça güzelleşen Gülbahar arkadaş yoldaşlık ilişkilerinde de en derin bağılıkları yakalamayı başarmıştır.
Asi bir Kürt kızı olan Gülbahar arkadaş inatçı, gururlu yaklaşımları ve dik başlılığıyla kendisini tanıyan tanımayan herkesin ilgisini çekmeyi başarır. Duruşuyla etrafındaki arkadaşlarda güven yaratan Gülbahar arkadaş, eylemlerin aranan ismi olur. Eyleme giden arkadaşlar yanlarında Gülbahar arkadaş olduğunda daha bir gönül rahatlığıyla eylemlere katılır ve eylemlerinin kesin sonuç alacağına inanırlar. 1996 yılında kadın arkadaşlar Önderliğin talimatıyla Serhat eyaletinden çekilir. Önderlik Serhat eyaletinin kadın arkadaşlar için zorlayıcı ve yıpratıcı olduğunu düşünerek, düşman yönelimlerinin yoğunlaşmasından kaynaklı arkadaşları eğitim amaçlı Akademiye çeker. 1996 yılında Önderlik sahasına geçen Gülbahar arkadaş, pratikte güçlendirdiği yanlarını ideolojik olarak aldığı eğitimle tamamlamaya ve komple bir militan gerçekliğini kendinde yaratmaya çalışır. Önderlik sahasında kadın militanlar kendileriyle, kişilikleriyle, yaşamla ve tarihle canlı ve doğru bir etkileşim içerisine girerler. Gülbahar arkadaş Akademide Önderlikten aldığı ideolojik güçle mücadele içerisinde öncü düzeyde rol oynayabilecek bir yetkinlik düzeyine ulaşır.
Akademide gördüğü eğitimden sonra Xakurke’ye gelen Gülbahar arkadaş burada KDP’ye karşı yürütülen savaşta aktif rol oynar. Hem kadın hem de erkek arkadaşlar tarafından çok sevilen Gülbahar arkadaş duruşuyla kısa sürede güven yaratmaya ve arkadaşlar içerisinde doğal olarak etkinlik sağlamaya başlar. Herkes kendini Gülbahar arkadaşın yanında rahat hisseder. Hem örgütsel, hem yaşamsal, hem de eylemsel düzeyde arkadaşlarda duruşuyla güven yaratmıştır. Bu dönemde gelişen hemen her eylemde saldırı grubunda yerini alan Gülbahar arkadaş hangi eyleme giderse gitsin başarılı olmuştur. Geri çekilme sürecine kadar bu alanda kalan Gülbahar arkadaş pratikte yetkinleşen, Önderlik sahasındaki eğitimle komutanlaşan, yaşamıyla öncüleşen bir kişiliğe ulaşmıştır. Daha sonra Mahsum Korkmaz Akademisinin birinci devresinde eğitim görür. Gülbahar arkadaş, bu devrede askerileşme ve komutanlaşmadaki ısrarıyla dikkatleri bir kez daha üzerine çekmeyi başaran bir duruşun sahibi olur. Komutanlığa yatkın kişilik özelliklerinden dolayı akademinin ilk devresinde komutanlığa yatkınlık ödülünü alır. Gülbahar arkadaş akademi eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra uzun süre bölük ve tabur komutanlığı görevlerini üstlenir. YJA STAR meclisinde yer alan Gülbahar arkadaş Metina’da karma tabur komutanlığı görevini yerine getirir. Bu alanda bulunan kadın ve erkek arkadaşların hemen hemen hepsi Onun taburunda yer almak ister. Bu tabur düzeni, disiplini, askeri duruşu ve tüm pratik koşullarının zorlayıcılığına rağmen gördüğü ideolojik eğitimlerle diğer taburlardan oldukça farklıdır. Uzun bir süre bu taburda komutanlık yapan Gülbahar arkadaş, en son 2007 yılında Şehit Beritan Özgür Kadın Akademisinde kış eğitim devresinde koordine düzeyinde görev yürütür. Ve bu dönemde gerçekleştirilen 4. HPG konferansından sonra askeri konsey düzeyinde görev yürütmeye başlar. Bütün yoğunlaşması kuzey alanlarına geçmeye yönelik olan Gülbahar arkadaş, süreci sıradan bir biçimde karşılamamanın kararlılığına ulaşmıştır. Bu süreçte sürekli olarak tüm yoğunlaşmalarını paylaştığı defterinde fedai eylemine kendini hazırlamakta ve Önderliğe, arkadaşlara mektuplar yazmaktadır. En son bahar düzenlemesiyle Gabar’a gidişi netleşen Gülbahar arkadaş Agitlerin, Erdalların ve ancak yiğit yaşayanların mekânı olan Gabar’a gitmenin sevincini yüreğinin derinliklerinde hisseder. Ve Gabar alanına geçerken taktiği zenginleştirme, etkili ve caydırıcı eylemsellikler geliştirme amacıyla gidişine anlam katmak ister. Yılların yarattığı tecrübe düzeyi ve birikimle bu kez kuzeye yönelimi Gülbahar arkadaş kadar genel örgüt açısından da farklı anlamları içermektedir. Gülbahar arkadaş edindiği tecrübeyi, birikimi profesyonelleştirme ve diğer yoldaşlarına aktarma fırsatını bulmanın ve Önderliğe layık olabileceği alanlara yönelmenin sevincini yaşarken, örgütümüz açısından Gülbahar arkadaşın kuzeye yönelimi gideceği alanda eylemselliklerin gelişeceği ve örgütsel anlamda sorunların yaşanmayacağı konularında güven ve umut verir.
Ancak ne yazık ki her ölüm erken olduğu gibi Gülbahar arkadaş’ın şahadeti de çok erkendi. Daha yapacak çok işi, üstlenecek çok sorumlulukları vardı. Gabar’a geçişi kısa bir süre olmasına karşın oradaki arkadaşların yüreğinde yer edinmeyi başarmıştı. Ve en son hepsi birbirinden değerli Xwinda, Rozerin, Beritan, Harun ve Serdem arkadaşla kanının son damlasına kadar çatışarak şahadete ulaştı. Gülbahar arkadaş kendine yaraşır bir biçimde kavganın ortasında şahadete gitti. Gülbahar arkadaş ve onunla birlikte olan arkadaşların direnişi yaşam manifestomuz oldular. Gülbahar arkadaş yaşamı, eylemi, kişiliği ve direnişiyle YJA STAR’ın yeni dönem kimliği olmayı başardı. O hepimizin komutanıydı ve bundan sonra da öyle kalacak.
Tam bir Ortadoğulu ve tam bir Kürt kızı olan Gülbahar arkadaş bu toprakların ürünüydü. Bu dağların bir parçasıydı. O dağların gülü Gülbahardı. Fiziği, saçları, sesi, dış görünüşünden tutalım asiliğine, inatçılığına, dik başlılığına, cesaretine kadar tam bir Kürt kızıydı.
Zağroslarda çok kısa bir süre kalmasına rağmen Glidağ’da bir ceylan gibi yaşayan Gülbahar arkadaş buranın zorlu, çetin coğrafyasıyla uyum sağlamakta zorlanmamıştı. Glidağla Zağroslar arasında uzanan bir köprü olmuştu. Pratik zekâsındaki gelişkinliği ve örgütleyiciliğiyle yaşama düzen veren, disipline eden Gülbahar arkadaşın yaşamı örgütlemede sistem kurmada üstüne yoktu. En son komutanlaşmanın ve militanlaşmanın mekânı olan Gabar’da özgürlük mücadelesinin zirvesel ifadesi oldu. Botan soylu kadın kahramanlıklarımızın yaşandığı direniş kalesidir ve Kürdistan’ın kalbidir. Cihan, Agıri, Zelal, Sorxwin, Yıldızların mekânını katılımıyla boş bırakmaz. Ve şahadetiyle, görkemli direnişiyle Onların ardılı olmayı başarır. Gülbahar arkadaş Gabar topraklarına layık bir komutan olduğunu direnişiyle kanıtlamıştır.
İnsanlık değerlerinin yaratıldığı bu kutsal topraklarda nasıl yaşamalı sorusuna verilmesi gereken yanıtın kendisi oldu. Dağlarda nasıl güzel yaşanılırın, dağları yüreğine sığdıran gerilla olmanın sırrının çözdü. Gülbahar arkadaş dağlarda kendini yeniden yarattı. Kendi doğumuna kendisi tanıklık etti. Kendisiyle birlikte yaşamı da yarattı. Ve tanrıçalar diyarında tanrıçalarla arkadaşlık kurarak özgürlük tanrıçalarımızdan olmayı başardı. Kolay kolay yenilgiyi kabul etmeyen Gülbahar arkadaş, kendini özgürlüğe adayarak mücadelenin öncüleşen kadın komutanlarından oldu. Çabuk pes etmeyen Gülbahar arkadaş başaramam, güç getiremem, yapamam edemem yaklaşımlarına karşı son derece öfkeliydi. Hangi konuda olursa olsun başaracağına inanır, kendine güvenirdi. Kendine olan bu güveni Onu her konuda daha cesaretli ve başı dik kılardı. İnisiyatifli ve yaratıcıydı. Denetimindeki savaşçıların her yönüyle eğitimiyle ilgilenirdi. Eğer bu özgürlük dağlarında yaşıyorsam özgürce yaşamalıyım derdi. Özgürce de yaşadı…
Yoldaşlığa bağlılığı en önemli özellilerindendi. Mücadele yaşamında yoldaşlık ilişkileri Onun için stratejik değerde anlama sahipti. Sevdiği ve bağlı olduğu insanlar için gözünü kırpmadan canını bile verebilecek kadar yüreğini büyütmüş, zihnini temiz tutmuştu. Paylaşımlarında güvendiği arkadaşlara her şeyini anlatabilirdi. Kendisine sakladığı, gizli saklı bıraktığı hiçbir şey olmazdı. Tüm duygularını, yalansız, hesapsız ve kaygısızca paylaşırdı. Erkek arkadaşlarla ilişkilerinde iradeli ve ilkeli ilişkiler dışında gelişen hiçbir yaklaşımı kabul etmez bu tür geri ve egemenlikli yaklaşımlara karşı mücadele yürütürdü. Çağımızın yarattığı gerçeklik içerisinde yetişen kişiliklerle özgür ilişkiler geliştirilebileceğine inanmazdı. Erkekle kadının ancak Önderliğin belirlediği özgürlük ilkeleri çerçevesinde ilişkilenebileceğine inanıyordu. İlişkilerinde ne kadın ne de erkek arkadaşlara taviz verirdi. Aslında Gülbahar arkadaşı ikinci Şehit Mizgin arkadaş olarak değerlendirebiliriz. Gülbahar arkadaşın kadın komutanlaşmasındaki ısrarı, ilkeli duruşu, dağlara olan bağlılığı, güzelliği ve yanık sesi Onunla Mizgin arkadaş arasında benzerlikler kurmama neden oluyor.
Gülbahar arkadaş, 99 yılında Önderliğimizin fiziki olarak esaret altına alınışından sonra gelişen süreci kadın özgürlük militanı olarak hiçbir zaman içine sığdıramadı. Her yıl 15 Şubatın kendisinde yarattığı acıyı içeren yazılar yazdı. Özellikle Viyan arkadaşın eylemi yoğunlaşmalarında derin etkiler oluşturdu. Önderlikten sonra yaşamanın anlamı kalmadığını ve olacaksa bir yaşamın bunun özgürlükle ve Önderlikle bir yaşam olduğunu her yazısında, konuşmasında, şarkısında dile getiriyordu. Viyan arkadaşın eylemi ve bıraktığı mektuplar yoğunlaşmalarını derinleştirmiş ve Viyan arkadaşla yeni bir yaşama başlama kararlılığına ulaşmıştı. Kendi kuzeye geçişini de Viyan arkadaşın kuzeye geçme hayalini gerçekleştirme olarak ele alıyordu. En son Gabar’a geçmeden önce Cudi’de kısa bir süre kalmış ve Cudi’ye hayran olmuştu. Yazdığı ve gönderdiği son notta şunları belirtmişti “ Cudi tek kelimeyle bir harika. Önderliğin bahsettiği Cudi’ye Lavqe Garib’e ve Safine’ye çıktım. Sanki Önderlikle yaşıyormuş gibi hissettim kendimi. Yüreğim büyük bir hüzünle doldu. Önderliğimizi ve siz yoldaşlarımı düşündüm hepimizi yüreğimin derinliklerinde yaşayarak buralara taşımak istedim. Cudi’den sonra Gabar’a geldim. Şu an Gabar’dayım. Kısa bir süre oldu galiba ben buraları çok seveceğim. Arkadaşların katılımları ve moralleri beni çok etkiledi. Yaşadıkları zorlanmalar olsa da bunları aşacak irade ve moralleri var ve bu arkadaşların katılımını güçlendiriyor. Burası emek alanıdır. Emeğin değerini biliyorsun.”
Şehit arkadaşların üzerine yazı yazarken, onlar hakkında konuşurken hep bir şeyler eksik kalır. Ve kişi onları anlatamamanın acısı, burukluğu ve hüznü altında ezilir. Ancak bu durum salt kelimelerin kifayetsizliğinden değil şehitlerimizin yüceliklerinden kaynaklanır. Şimdi Gülbahar arkadaşı uzun süredir tanıyanlardan biri olarak Onu yeterince anlatamamanın acısını yaşıyorum. Ama çok fazla söze gerek olmadığını da biliyorum. Çünkü Gülbahar en fazla kendisi kendini anlattı. Kendisi mücadelesiyle, yaşamıyla, şahadetiyle kendini herkese sevdirmeyi başardı. Gülbahar hepimizin doğal komutanı oldu. Anın önünde saygıyla eğiliyorum KOMUTANIM…
Nalin Dilpak
Evren, zaman tünelindeki ödünç sevinçlerin mağrur durağı, güz dökümlerinin sarısında damlayan matem yaslarının rüzgârlı tanrısı, kaybetmelerin kulağında fısıldayan sahipsizlerin seslerinin hüzünbaz tanığıdır. Zaman, ırmak düşü yolların duraksız yolcusu, yol ayrımlarının serüvencilere gebe patikası, serüven ağrılarını sinesinde yutan ölçümsüz evreni sarmalayan kesintisiz bir çemberdir. İnsan, evren sınırında tüm zamanlara akan, her yönüyle çözümlenememiş sınırsız bir dünyadır. O evrenin gözlerinde zamana açılan tüm arayışların kapısıdır. Yolculuk bu kapıdan girmekle başlar. Gerçek yolculuk kapıdaki kilidi hedeflemek değil, kapının arkasındaki dünyanın gizlerini avuçlamaktır. Giz bir bilinmezdeki arayışın ömürsel, zamansal tutkusudur. Ömür, zaman kesitinde insan arayışlarının üzerinde yol aldığı an’a bölünmüş tek basamak bir merdivendir. O bir kez yaşanır. En doğrusu bir arayışa adanandır. Arayış, beynin ve ruhun medcezirinde kabaran yürekteki nehirleri, denizlere ulaştırma yolculuğudur. Yolculuk yolların macerasıdır.
Yol, anın sınırında evren kadar sınırsız, anların bitiminde zaman kadar bitimsiz, bir yanında gerçeklerin yaşandığı, diğerine hayallerin çizildiği umut düşü görüntüdür. İnsan hem bu görüntüyü seyreden hem de seyrettiğinin ardındakini merak eden tüm kavşakların toplandığı anayolun, ana görüntünün kendisidir. Görüntü, anın bir kesitinde resmedilen bir gerçektir. Ama gerçeğin hepsi değil. Sadece onun bölünmüş ve dondurulmuş bir parçasıdır. Görüntünün bir parçasını dondurmak, onu yakalamak, gerçeği yakalamak demek değildir Gerçeği yakaladım demek, onda kendini kendinde onu öldürmektir. Gerçek yakalanmaz o yaşanılır. Çünkü o tüm görüntülerin, döl yatağı zamanın akışkanlığına düğümlü bir dinamizmdir. İnsan bu dinamizmin, hem seyredeni, hem aktörü, hem okuru, hem yazarı, hem çırağı, hem ustası, hem mağlubu, hem de galibidir. Galibiyet, sevinç yağmurlarının iklimidir. Her iklim beklenenlerin, kanıksananların dışında, beklenmeyenlere kanıksanmayanlara gebedir. Ebenin müdahalesini bekleyen her gebe sevinçlerde son bulmaz. Sevinçler, arayış serüveninde gerçeğin insana tebessümüdür. Kahkaha yanardağın kendisidir. Lav parçacığı yanardağın sinesinden kopar. Onunla yanardağın büyüklüğü ya da küçüklüğü ölçülemediği gibi, bir tebessümle gerçeğin tümüyle cömert olduğu sonuca varılamaz. Saflık, tebessümle beliren beyaz dişlerin güzelliğine bakmak değil, ona meyledip ondan sonsuz haz almak, her şeyi onda kitlemektir. Gerçeği parçada hapsetmektir. Gerçek bütündür parçaya sığmaz. Parça bütünsüz yarım bir zavallıdır. Tıpkı damarın kansız hiçbir şey olduğu gibi. Ama her yarım, sevinçlerdeki yolu tümleyen tümün kendisine bölünmüş parçasıdır. Yol yarıda alınabilir. Tümde alınabilir. Yolu yarılamak menzile varmak demek değildir. Çünkü arada menzile ulaştıran yarının yarısı kadar bir yarı vardır. Bunun içindir ki gerçeği sevinçlerde parçalamak, arayışı olan insanı yarı yolda tek yöne bağlamaktır. Oysa bir yön tüm anayönlerin toplamı değildir. Toplamın sadece bileşenidir. Nasıl ki hep doğuya yönelmekle batının, kuzeyin ve güneyin rüzgârları tadılmıyorsa, yalnız sevinçlerde yol almakla da serüvenler doğru rotaya oturtulmaz. Gerçeğin serüvencileri, sevinçlerdeki aydınlığın acılardaki karanlıklardan doğduğunu unutmayanlardır.
Acı, rotasız sevinçler kılavuzudur. Kılavuzun görevi yolculuğun biçimini belirlemek değildir. Serüvenciye işaret etmektir. Kapının açılma yönünü göstermektir. Her serüven bir kapıya açılır. Ama her kapının ardında, arkasında saklı olanlar var. Kapının ardını aralayanlar, sefahat gemisinin sevinç güvertesinde yol alan yolcular değil ömürlerinin acılı yolculuğunu sevinçle yoldaş eden serüvencilerdir. Ama acının kendiside yalnız başına boş bir şehirdir. Eksik olan sevinç çığlıklarıdır. Gerçeğin yoluna, serüvencinin yolculuğuna, ne yalnız sevinçler ne de tek başına acılar yeter. İnsanın arayışında gerçek bir yapraksa bunun bir yüzü sevinç, ötekisi acıdır. Biri diğeri olmadan olmaz. İnsan ve gerçekse, ikisi olmadan, birinin varlığı diğerinin mutlak olması gerekliliğidir. Ama her biri beraberinde bir şeyi yaratır. Sevinçler umutlu kılar, acılar olgunlaştırır. Tıpkı doğum öncesinin meraklı beklentisi ve doğum anının sancıları gibi. Sonrasındaysa her şey olup bitmiştir. Tüm yaşananlar hayallerin ve düşlerin tanıklığında olur. Hayaller, anda anın sonrasına ve öncesinin ötesine yapılan gezinti, yasaları, yasakları olmayan ve olanla olabilirlik arasında asılı duran köprüde yürümektir. Âlimlerde, cahillerde orada gezinir. Zavallı insanlar baş edemedikleri gerçeklerden kaçarken ona sığınır. Güçlü insanlar daha büyük gerçeklere ulaşmaya çalışırken ona biçim ve ruh veren ya da onda biçim ve ruhu yaratamayan güçsüzlüğün ve gücün kendisidir. Güçsüzlük zamanda ve mekânda var olan zorlukların ağırlığı altında ezilmek değildir. Zorlukların nedenlerini, niçinlerini, nasıllarını sorgulama yetisine ulaşamamadır. Bunları sorgulamamaktır. Sorgulamak, gücün anlamın derin hissinde beynin anlam yeteneğine kavuşmasıdır. Eylem yapıcıda, yıkıcıda olabilir. Asıl nitelik gücü işleten mantığın kendi eseridir.
Güç, hükümranlık çeperlerini sıklaştıran aygıtları elinde bulundurmak, eşitsizliği eldekilerle uçuruma dönüştürmenin acımasızlığını sergilemek değil, aklın öngörüsü ve vicdanın adil terazisinde bir bataklığı gül bahçesine değilse de en azından bir sazlığa çevirmenin mütevaziliğine ve başarısına erişmektir. İnsan, gücün sadece efendisi değildir. Yüreği küçükse aynı zamanda tahtı olan bir kölesidir de. O güç ile güçsüzlük arasında koşan bir maratondur.Asıl marifet finishe değil ondan sonraki başlangıçlara koşmaktır. Güçlüler için o sadece bir sonraki başlangıçtır.Başarı, çok sıradan şeylerin yarışında, sıradanlar içerisinde ilk sıraya yerleşmek değil erdeme ulaşma yarışında sıradan olanlarla sıradan şeyler için rekabete girme hamlılığını sergilememe sıradan bir yarışın katılımcısı olmamadır. Asıl erdem, tek şey başarıyı hedeflemenin yanı sıra yenilgi diye bir gerçeğin varlığını unutmamaktır. İnsan, ona giden yolu yok edemezse de onu bir patikaya dönüştürebilir. Sonuç kendisini yaratanındır.
Yenilgi, hakemli hakemsiz bir dövüşte yaşamın herhangi bir raundunda nakavt olmak değildir. Asıl yenilgi, ringi terk etmek, yenilginin gerekçesini hakeme, sahaya ya da seyircilere yüklemektir. Oysa dövüşen rakibin kendisidir. Asıl savaşçılar için yenilginin değil zaferin bir gerekçesi vardır. Ama asil savaşlarda yenilginin de bir anlamı vardır. Eğer yaşam çok büyük bir kavgaya adanmışsa, başarı kadar yenilginin de yüzüne bakılır. İnsana zor gelse de. Aslolan mukayeseyi doğru yapmaktır. Büyük bir savaşın yenilgisi, sıradan bir kavganın galibiyetinden daha değerlidir. Tek fark birisinin başarısının sıradan olması diğerinin başarısının sıradan olmamasıdır. İnsansallığına saygısı olan insan, dereciklere değil dalgalara karşı savaşır. Kabul edilebilir bir ölüm varsa da derecikteki değil okyanusun göbeğinde olandır. Gerçeği ve hayalleriyle ve en önemlisi hepsine tanıklığıyla, iyiliğin ve kötülüğün, anlamın ve anlamsızlığın, yaratmanın ve yok etmenin, kazanmadaki hırsın kaybetmedeki hüznün ifadesiyle en çok tanınan belki de daha keşfedilmemiş olan evrendeki adres İNSAN…Ulaşılmayı bekliyor. Adres kendisidir. İster sağdan gidin ister soldan ister ona yukarıdan ulaşın isterseniz aşağıdan, yollar ve alternatifler çoktur. Ama sonuç TEK…
* Şehit Mazlum Tekman Yoldaşın Mektubudur…
Evet, Kurtay arkadaş Erdal arkadaş anısına yazdığı bir anısında “Bu dağlar Erdalsız olmaz” demişti. Bu oldukça güzel ve dokunaklı ele alınan bir yazıydı. Ancak bu dağlar Kurtay’sız da olmaz ki!
Kurtay arkadaş tarihi direnişlerle dolu bir aile geleneğinden gelen Botan’lı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Osmanlılara karşı başkaldırmış olan Gıravi aşiret reislerinden Şekır Axa geleneği Ebubekir yani Kurtay yoldaşın dedesine geçerek bu direniş devam eder. Çatak civarında pusuya düşürülerek katledilen Şekir Axa'dan sonra çocuklarından Lezgin başka bir direniş çatışmasında katledilir. Bu arada Ebubekir öncülüğünde aşiret İran’a çekilir. Hileli aflardan sonra aile tekrar topraklarına döner. Bazı direnişler gerekçe gösterilerek Ebubekir tutuklanır. Sinop cezaevinde zehirli bir şırınga verilerek salıverilir. Peşinde kısa bir sürede vefat eder. Özcesi düşman aileyi hep kendisine tehlike bildiği için hedef almıştır. Bu olaylardan sonra -ki aileden ve aşiretten 11 kişi daha idam edilmiştir- aile tekrar ülkeyi terk ederek Irak’ta bulunan Semele'ye giderler. Adnan Menderes döneminde çıkarılan başka bir afla geri topraklarına dönerler.
Denilir ki, bu ailenin büyüklerinden Teyyar Axa sadece Atatürk’ün heykelini görmemek ve Türk bayrağının altında geçmemek için şehre gitmemeye yemin etmiştir. Bu düzeyde devletle çelişkili ve çevrede kabul gören bir aile olarak, bir siyah koyun hariç bu duruş halen devam etmektedir. O da yüzü kara -düşmanın önceleri bir kurşunla sakat bıraktığı- Hacı Rıza’dır. Başka da aile hep direnişin ve Kürtlüğün bir kalesi olarak etrafı etkilemiştir.
Çok doğaldır ki, böylesine devletle çatışmalı ve Kürtlüğün ilkelde olsa duygularını yaşayan bir ailenin evladı az da olsa bir onur ve bilinç sahibi ise mutlaka yaşanmış olanları unutmayacak ve yer alınması gereken yerde yerini alacaktır.
Hele hele 1970’lerde gelişen Kürt hareketlerinden rolünü oynayacak ve PKK’nin ortaya çıkmasıyla her dürüst ve onurlu Kürt saflarda yer alarak pozisyon alarak yerini belirleyecektir. Nitekim Gıravi aşiretinin özelde Kuzey kolu bu rolünü oynayacak, devrim saflarına katkılarını sunarak kendi üzerine düşeni yapacaktır.
Kurtay yoldaş işte böylesine şartlarda ve psikolojik arka perdesi olan bir ortamda büyüyerek, birazda erkenden Kürtlükle tanışarak yaşama katılmıştır. Ailenin ekonomik elverişliliğinden dolayı üniversiteye kadar giden Kurtay yoldaş, çok erkenden yurtsever gençlik hareketiyle tanışarak PKK saflarına 1992 yılında Ortadoğu da bulunan Mahsum Korkmaz Akademisine giderek Kürt halk önderliğini bizatihi tanıyarak mücadeleye başlaması anlamlıdır. Üniversiteler sömürgeci zihniyetin kaleleri de olsa eğer doğru bir arayış, doğru bir ideolojik duruş ve onurlu bir yaşam bakış açısı varsa mutlaka ve mutlaka birey asli olanı, şerefli olanı ve insanlığın hizmetinden olanı keşif edecek ve gidilmesi gereken yoldan gidecektir.
Evet, Kurtay yoldaş bu doğru diye tabir ettiğimiz, bakışı sağlam ve ezilen, horlanan, küçük görülüp ayaklar altında paramparça edilmiş bu halkın acılarını hissederek erkenden saflara gelmiştir.
O 1971 Van doğumludur. Partiye henüz 21 yaşındayken profesyonelce katılması onun ne kadar erkenden geldiğini gösterir. O kararını erken vermiştir. Bu da onun arayışlarının ne kadar yüksek olduğunu gösterir.
Biz Kurtay'la dağlarda şöyle ya da böyle birlikte kaldık. Bizim anlatacaklarımız eksik olabilir. Ancak anlatmak ve onu halkımıza tanıtmakla karşı karşıya bulunduğumuz bir sorumluluğumuz vardır. Özelde en son Botan’a geçmeden epey bir süreyi tartışarak yoğun geçirmemiz beni onun anısına bir şeyler yazmak zorunda bırakmıştır.
Kurtay yoldaşı 1992–1993 kışında önderlik sahasında Cudi’ye gelirken görmüştüm. O dönemler Botan Eyalet Karargahı Cudi Dağındaydı. Ve önderlik sahasında gelen yoldaşları eyaletin çeşitli sahaları için düzenliyorduk. Biz düzenlemeyi yapıp okuduğumuzda uzun boyuyla, büyük gözleriyle hafiften kumral saçlarıyla dikkat çeken bir genç elini kaldırarak, “Benim düzenlememi önderlik Zozanlara yapmıştır. Ben o saha için geldim. O alanda bulunan bazı aşiretler için özel gönderildim” demişti. Oldukça soğukkanlı hafif tebessümle dile getirmişti bu söylenenleri.
O zaman tanışacaktık. O zaman Botan’lı olduğunu, üniversite okuduğunu, Gıravi olduğunu öğrenecektim. Doğaldır ki yöre insanına ihtiyaç duyuyorduk. Hele hele yörenin ileri gelenlerinden içimize gelmelere elbette daha duyarlı yaklaşımı gerektiriyordu. Sorun özel yaklaşım değil, ancak daha bir geniş çevreye el atma anlamda, etkinlik kurma anlamında özel bir yaklaşımı gerektiriyordu.
Yıllar sonra hep gelişmesini biraz takip edecektim. Belki en yakinen tanıdığım süreç en son Botan’a gitmeden önceki birkaç gündü. Ancak yine de yeterince takip ettiğimi belirtebilirim.
Cudi’den sonra Besta’ya gitmiş, oradan da ağırlıklı olarak 98 yılına kadar ve hatta sonraları da Zozanlarda kalmıştı. O yörenin en etkili ailelerinden biri olarak her zaman etkili olmasını bilmişti. Henüz 93 yılından başlayarak 97 yılında Zozanlarda bir anlamda genel cephe çalışmalarının sorumlusu konumundaydı. Hem askeri sahada etkin hem de siyasi çalışmalarında etkindi.
1995 yılında gelişmeye açık -henüz yeni de olsa- biri olarak PKK’nin beşinci kongresine katılacaktı. Ağırlıklı dinleyici olarak katılsa da o bu kongrenin ruhuna denk hareket etmesini bilecekti. Bu kongrede PKK saflarına tekrardan Siyasi Komiserlik Kurumu getirilmişti. Çok doğaldır ki o bu iş için en iyi biçilen kaftandı. Hem askeri deney ve tecrübesi var, hem de oldukça küçümsenmeyecek siyasi ve teorik düzeyi var, o zaman ilk akla gelecek olan arkadaşlardan birisi bu yeni kurumlaşma için o olacaktı. Lakin görevler okunurken onunda adı Siyasi Komiserler içerisinde okunmuştu. Ancak o kalkıp “ben askeri çalışmada kalmak istiyorum “diyerek bir nevi küçük burjuva lafebesi aydın tiplemesiyle arasına mesafe koyuyordu. Elbette bu doğru bir yaklaşım değildi. Ancak o dönemler göz önüne getirildiğinde birçok okumuş yoldaşın oportünistçe duruşu onu rahatsız etmiş ve onu tavır almaya iterek doğru aydın yaklaşımın savaşta öncülük olması gerektiğini dile getirmek istemişti. Ve nitekim orada O’na Siyasi Komiserlik kabul ettirilmiş olsa da o pratikte bir askeri komutan olarak çalışmalarda aktif olacaktı. Ve neticede örgütte arkadaşın bu yaklaşımına anlam vererek o sonrada askeri komutan olarak görevlendirildi.
Şunu hemen belirtelim; Kurtay yoldaş zaten yaşamın içerisinde bir Komiserin yapması gerekenleri yapıyordu. O bir eğitimciydi, o bir örgütçüydü, o bir basıncıydı, o bir arşivciydi, o ideolojik bakışımızı herkesle tartışarak özümsetmeye çalışandı. Bu anlamda zaten o bu görevi yapıyordu. Ancak dediğimiz gibi kelime anlamında içerisi boşaltılmış “siyasal” sözünü fazla içerleniyordu.
1998 yılında önderlik eğitiminde sonra en kapsamlı gördüğü eğitim Taktik Eğitim Devresiydi. Bir nevi subayların ya da komutanların yetiştirildiği eğitim mekânı oluyordu. Orada bir bölük olarak örgütlenmiş yapı içerisinde o manga komutanı ve aynı zamanda bölük yönetimi olarak yer almıştı. O devrede Erdal-Engin Sincer-, Eşref, Rüstem ve birçok değerli şehit arkadaşta bulunuyordu. Devrenin bölük komutanı rolünü üstlenen ve her çalışmaya aktif katılan Cemal arkadaş yani Murat Karayılan yoldaşta vardı. Sonra Kurtay arkadaşla Erdal arkadaş arasında kıskanılacak düzeyde gelişen ilişki belki de burada mayasını alacaktı. O hep Erdal’la çok içten birçok tartışmayı paylaşacaktı.
Devre bitiminde bizde gelenektir özeleştiri platformları yapılır. Yani bir nevi bireyin kendisine dönük olan yanlışlarını tespit ederek yeni bir çıkışın ve patlamanın zemini hazırlanır. Böylesi bir platformda Kurtay yoldaşta özeleştiriye çıktı. Onun güzel yanlarını dile getiren arkadaşların yanı sıra çok ilginç birde eleştiri gelmişti. Belki de parti tarihinde ilk böylesi bir eleştiri gelmiş oluyordu. Önce Cemal arkadaş “neden halen Kurtay arkadaşın takım komutanı” olarak kaldığını sordu. Çünkü Cemal arkadaş onu tanıyordu. Hem siyasi birikimi olan, hem tecrübeli, hem askerlikte sorunu olmayan ve hem de oldukça fedakâr olan bir yoldaş nasıl halen takım komutanı olarak kalabilir diye O’na sormuştu. Bir de ilginç olan Kurtay yoldaşın ya ikinci takım komutanı olarak kalması ya da üçüncü takım komutanı olarak görev yapmasıydı. Yani bölük komutan yardımcılığı da yapmamıştı. İşte Cemal arkadaşın bu bir nevi hayretle sorduğu ve birde kabul edemediği bu duruma bir arkadaş cevap vermek için elini kaldırdı “ aslında Kurtay arkadaş bilinçlice takım komutanı olarak kalıyor” dedi. Cemal “arkadaşta nasıl olur” diye sorunca, arkadaş devam etti “çünkü eğer savaşta büyük bir kayıp olursa nasıl olsa sorumlusu bölük komutanı ya da tabur komutanıdır, yok sorun ya da kayıp ve başarı zayıf kalırsa yetmezlik yapanların oluyor sorumluluk, yani manga komutanların. Ve bunun için Kurtay yoldaş bilinçlice hep takım komutanı olarak kalıyor ve böylece hiçbir sorumluluk onun olmuyor” diye izahatını yapmıştı. Ve tabii ki ilginç bir değerlendirmeydi. O zaman Cemal arkadaşta “hâlla hâlla bak bu olabilir” demişti.
Devrenin bitimiyle birlikte ilk iş onu terfi etmekti. Önce bölük komutan yardımcısı, sonra bölük komutanı, sonra tabur komutanı, sonra kandil Karargâh Komutanı, sonra Eyalet Yürütmesi, sonra HPG Meclis Üyeliği ve Alan Komutanı. En son şehit düştüğünde ise Botan da doğu Cephe Komutanıydı.
Bu arada Kurtay yoldaş birçok farklı alanda farklı çalışmalarda bulunmuş ve birçok toplantı ve konferansa katılarak oldukça çok fazla deney ve tecrübe edinmiştir. Özelde geri çekilme sürecinde o Kelareş’te kaldığı için 7. kongreye katılması gerekirken katılamamış ancak belli bir süre sonra çeşitli eğitimlerde geçmiş ve birikim düzeyini en çokta partimizin 2001’de Ulusal Konferansına katılarak geliştirmiştir. O yıllarda adım adım tasfiyecilik kendisini hissettirirken O, o zaman dahi kuzeye gidilmesi gerektiğini savunmuştur. Ne var ki sağlık sorunlarından dolayı örgüt onu yurtdışına göndererek tedavisini sağladıktan sonra o tekrar dağlara gelmiştir. 2002 yıllında Kandil’de karargâh komutanı olarak göreve gelmiş, ardından ikinci kez subay okuluna giderek Tabur Komutanı olarak Gare’ye oradan da alan yürütmesi olarak Haftanine geçmiştir.
Gösterdiği performans hep ileriye dönük olmuştur. Nitekim bu gelişmenin bir ödülü olarakta HPG’nin 3. Konferansında o HPG meclis üyeliğine layık görülerek Haftanin alan komutanı olmuştur. Gerillanın teslim aldığı polis Açıl’ı o basına teslim etmişti. Bu alanda kesintisiz iki yıl çalışma yürüttükten sonra, 2007 yılının baharında Zap alanına gelmiştir.
Zap alanında kalırken kesintisiz hep dayatması kuzey olmuştur. Denilebilir ki kaldığı 6 ay boyunca yönetim tekmillinin hiç değişmeyen önerisi Kurtay yoldaşın kuzey önerisi olmuştur. Hatta bir ara kendisini geri çekerek “önerim kabul edilene kadar böyle olacağım” diyerek sakal bırakmıştır. Bunun için yoldaşlar yer yer Bin Ladin diye takılmışlardır, bunların arasında bende vardım. Çünkü bizde sakal bırakmak adetten değildir. Geçmiş yıllarda henüz gerilla kıt kanat yaşarken ve devrimcilik birazda romantizm ve mahkûm olarak anlaşılırken sakal bırakmalarımız oluyordu. Ne var ki 1990’lardan sonra önderliğin daha fazla etkinlik kurmasıyla böylesine takıntılara paydos denilerek daha çokta askeri bir duruş öne verilmiştir. Birde PKK geleneğinden olmalıdır ki hep biraz temiz olunur, hep biraz temiz giyinilir, hep biraz da biçimli giyinilir. Belki pahalı malzeme kullanılmaz, ancak kullanılan şık ve temiz kullanılmak zorundadır. İşte tüm bu gerçeklerimizi rağmen o kocaman bir sakal bırakmaya başlamıştı. Tüm eleştirilere rağmen o kesmemiş o hep önerisini dayatmıştır.
Ne zaman ki örgüt onun önerisini kabul etmiş o ilk elden sakalını kesmiştir. O düşmanın 2007 yılında ki o kadar baskı ve saldırı uygulamasına karşılık mutlaka kuzeyde cevap verilmesi gerektiğine inanan biriydi.
Bu önerinin kabul edilişini duyan bazı bayan yoldaşlar ilginç bir görüş sunmuşlardı. Bunu da Kurtay arkadaşla paylaşmışlardı. Sen sakal bırakarak kararlığını hissettirdin, peki biz bıyık bırakarak mı dikkate alınmamızı sağlayacağız diye sitem ediyorlardı. Çünkü 2007 yılı neredeyse tüm HPG komuta ve savaşçı yapısının ısrarla kuzeye geçme önerisi yaptığı bir yıldı.
Devam edeyim; şunu da eklemeden edemeyeceğim; hem önceleri hem de sonraları örgüt onu çeşitli sahalar için düzenlemek istemiş ancak o hep ret etmiştir. Öncelikle Avrupa önerisini çok sert tepki göstermişti. Yine çeşitli siyasal çalışmaları da hep ret ederek gerilla çalışmasında ısrar etmiştir.
Örgütümüz özgün konumundan dolayı biraz korumak istemiştir. Onun için uzun bir süre kuzey önerisini ret etmiştir. Ancak o tarihi önemde olan bu süreçte, kuzeyde olma önerisini tekrar tekrar dayatmış ve aynen ailesindeki yurtsever gelenekte ki gibi düşmana karşı mücadeleyi dayatmıştır. Bu bağlamda Kurtay yoldaşın bu sürece çok bilinçlice bir tercih olarak kuzeyi dayatması onun bağlılığın salt bir ifadesi değil aynı zamanda onun yoğunlaşmalarının bir sonucuydu da. O Zap alanında kaldığı altı ay boyunca hep okumuştur. Özelde de Bir Halkı Savunmak adlı önderlik belgesini yoğun incelemiştir.
En son Botan’a çıkmadan önce arkadaş yapısına hitap ederken onun özünü yansıtan bir cümleyi sarf edecekti o da şuydu; “belki düşman bizi vurabilir ancak hiç kimse bize boyun eğdiremez, kimse bizden bunu bekleyemez.” diyecekti. Evet, onun yaklaşımı buydu. Bu aynı zamanda PKK’li bir duruştur.
Botan'a geçmeden yaklaşık bir hafta boyunca hep Botan’ı tartıştık. Özelde yeni tarz nasıl olmalıdır, nasıl örgütleneceğiz, düşmanın yeni tekniği saldırılarını nasıl boşa alacağız içerikli konuşmalarımız çok oldu. Nede olsa bende yıllar yılı Botan da kalan biriydim. Botanı bende yakinen tanıyan biriydim. Tartışmalarımızda hep üzerinde durduğu nasıl başaracağız sorusu olmuştur.
O düşmanın Botan’ı düşürerek kuzeyi zayıf düşürme taktiğini erkenden fark ederek öncelikle Botan’a yüklenilmesini savunan bir yoldaştı. Yine özelde 2007 yılında düşmanın o kadar kuzeye yüklenerek yoldaşlarımızı zorlaması onun kabul edeceği bir duruş olamazdı. O mutlaka kuzeye geçmeli ve yoldaşlarının yanında düşmana karşı Şekıraxa gibi cenge girmeliydi. Ve elbette yeni günler için, yeni yarınlar için ve en önemlisi de ayrı ve güzel bir dünya için O Botan’a gitmeliydi. Başka da çaresi yoktu.
Hani var ya şairin şu dokunaklı sözleri;
|
| Dokuz gezegenin |
Evet, bazı şeylerimizi bilen bilir, ancak çok şeyimiz bilenemez bizim. Tüm dünyada gelse bazı başkaldırışlarımıza anlam biçemez. Cümle cemaat tüm insanlıkta gelse bizim ülkemize olan sevdamıza yeterince derinlikli anlayamaz. Çünkü biz ülke topraklarına ölüme sevdalı insanlarız. Biz bu ülke topraklarının her karışına ölümüne sevdalıyız. Çünkü biz bu topraklarda yaşayan insanlarına ölümüne sevdalıyız.
Ve biz ülkemize sevdalı, toprağıyla nişanlı ve ne zaman düşecek olursak nikâhlanacağımızı bilen insanlardanız. Biz elbette tüm insanlığa sevdalıyız. Ancak sevdalar somutluktan başlar ve genele yayılır. Salt soyut hayali sevdaların peşinde koşamayız ki! Bizim bağlılıklarımızı anlamak isteyenler birazda şairin söylediklerini anlamalı, birazda bir halkın doludizgin acılarını anlamalı, birazda her gün her gün bu topraklara yapılan tecavüzleri görmeli. Aksi takdirde bizi anlayamaz.
Kurtay yoldaşın neden bu kadar kuzeyi yani savaş alanını dayattığını anlayamaz.
Hele hele Kurtay yoldaşın nazik, ince yapılı, kibar, güleçli ve insan sevdalısı bir tabiatta sahip olduğunu bilse daha fazla kafası bu gidişe karışacak. Evet, o oldukça ince nükteli, zeki, örgütçü, birikimli, araştıran-soruşturan, yazıp-çizen insana değer veren yumuşak başlı bir yoldaştı. İşte nasıl olurda böylesine bir yoldaş ısrarla Botan’ı önerir sırrının ardından bu gerçekler yatıyor.
Ve yine şairin deyimiyle;
|
| Biz çoktan erittik |
Evet, yasamızda kan, barut, ateş, ölüm yok olmayacak. Özgürlük ve kardeşlik var. Bu cümleler azda olsa Kurtay’ı ve onun yoldaşlarını ve onun yol arkadaşlarını tarif etmektedir.
O Botan yolculuğuna çıktığında en görkemli moral coşkusuyla yola çıkmıştı. Hepimizle vedalaşırken söylediği söz kulaklardan ebediyen yankılanacak ve sömürgecilerin kulaklarında her gün her gün bir şamar gibi inecektir. “belki düşman bizi vurabilir ancak hiç kimse bize boyun eğdiremez, kimse bizden bunu bekleyemez.”
Güzel yoldaş seni hep bu sözünle, coşkunla, bağlılığınla, ülkene olan sevdanla ve tüm insanlığı kalbine sığdırılışınla anacağız. Seni yüreklerimize nakış ederek orada “dokuz gezegenin onuncusu kardeş kavgasının en sonuncusu.” olan dünyalarda seni saklı tutacağız ve hep ruhumuzda yaşatacağız.
Ruhun şad olsun. Yolun yolumuz. Kararırın kararımız. Duruşun duruşumuzdur.
Caferi Sori
Halil Dağ (Halil Uysal) Yoldaşın Anısına
“Sen sadece bizleri görüntüleyen bir sanatçı değil, görüntünün ardında saklı olan ruhu da dokuyan, işleyen ve ruhla görüntüyü bir arada sunan bir yaşam sanatçısıydın.”
Şimdi senin için ağlıyorum ve karşımda yine senin o gülen yüzün beliriyor. Hatırlar mısın sahnede ağlamam gerekiyordu ve ben bir türlü o havaya giremiyordum. Sonunda yoğun dayatmalar ve bazı taktiklerle ağlarken o toz, toprak, duman ve barut buğusu içinde, baktım kamera arkasında sen oldukça belirgin bir şekilde gülüyordun. Bu bir tezatlıktı, ben ağlarken sen gülüyordun. Artık sen halime mi gülüyordun yoksa o dayatmalar sonunda zorla ağlatmaya mı gülüyordun bilemiyorum ama kesin bildiğin bir şey varsa o da senin her başarı karşısında duyduğun o dizginsiz coşkundur. Zorlu olan her bir sahne sonunda, beğendiğin herhangi bir yüz ifadesi karşısında çarpık çurpuk olan Kürtçenle ‘em hatın daviya dünyaye’ diyerekten, kırmızı beyaz yüzünde beliren ak dişlerinle sevincin pırıltılarını savururdun. Bu sevinç pırıltılarının kaynağı olan başarılarının serüveni acaba nerelerde konuklanmış, hangi dağları aşmış, hangi fırtına ve boranlara es geçmiş diye sormak geliyor içimden... Kesin bu başarıların dokunaklı ve içten bir tarihçesi vardı. İlk başta daha sen dağlı olmadan fotoğrafçılık aşkın için o koşuşturmalarından tut, sanatı kendini yaşatma yeri olarak görenlerin elinden kurtarıp, sanatın mücadeleyle savaşla estetik bağını kurma çırpınışına kadar süren zorlu süreçlerden geçiyordu senin hikayen… ta ki sanatın o güzel imgesini oturtana kadar. Yani başarının yolu çok zorlu ve çetrefilli olsa da o yollar senin için asla sarsak durgun ve bezgin gelmedi. Tıpkı belirttiğin gibi topal karıncanın haca ulaşma hikayesi gibi istençle doluydun. Başarmanın hırsını, mutluluğunu ve olmazsa olmaz koşulunu kimse senden almadı alamadı. Başarı senin koşulladığın bir amaç değildi, başarı hayatını örtmüş, senden bir parça, üzerine oturmuş elbise gibi sana yakışıyordu. Aksini hiç düşünemiyorduk. Sonunda çekimler bitip de montajına başlarken ‘sonunda yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik bu işin’ derken ne kadar da sevinçliydin. Hele filmi gösterdikten sonra alkış tufanı kopan o kongre salonundan sonra seni gördüğümüzde ‘başardık heval başardık’ diyen o sevinçli halini hiç unutur muyum… Başarı sende müthiş bir güven kesinlik ve netlik kazandırmıştı. Bunun sonucunda yanıldığını hiç görmedik. Ne olursa olsun yanılma payını bırakmamakla bizi çok şaşırtırdın. Hani bazen o sahne çekimlerimizde acaba olur mu? Acaba kaza olmaz mı? Acaba mümkün mü? diye kaygılarla bin bir tereddütle bir şeye yönelirken, doğal olarak bir de bakardık ki meğer başkalarının bakışına göre sürüklenmişiz. Sen ise bir iki keskin ve dikkatli bakıştan sonra ‘istediğim bu ve bu olacak’ diyerekten kesinliği koyarak işi sonuca bağlardın. Ne olursa olsun işin içinde sen vardın ya, işte bu bizde bir güven oluşturuyordu. Yoksa onca bomba, mermi ve mayın içinde koşarak ilerleyebilir miydik. Hiç olmasa biz mevzi ardında korunuyorduk ve sen kameranla o ortalarda bizi çekiyordun. Belki de cesaretin ve soğuk kanlılığın bizde de kaygısız bir girişkenliği yaratıyordu. Herhangi bir kaza ve bela olmadığını gördüğümüzde, el atığın her bir şeyde sevincin bizi beklediğini sezdiğimizde bunda bir şans, bir koruyucu güç var diyerekten her adımına bel bağlardık. Şimdi daha iyi görüyorum ki atığın her bir başarı imzasının altında senin o serüveninin izleri var. Yoksa başarılarının hemen öylesine, kendiliğinden, birden bire veya tesadüfle oluşmadığı bir gerçektir. Bir de işin içinde senin özverin, tempon, işe odaklanma denilen sihirli formülün vardı.
En başta gecesini gündüzüne katma deyimine eş değer, yorulmak ve dinmek bilmeyen büyük bir temponun sahibiydin. Hani filmin başında geçen şimşek görüntüsü gerekiyordu. Ve bir gece hiç durmadan yağmur altında ha şu şimşek ha bu şimşek derken sabaha kadar çekip durmuştun. Sabahleyin bunu duyar duymaz ‘tamam demek bugün çekim yok’ deyip sevinerek mangamıza kapandık. Nafile kurtuluş yoktu. Çünkü sen kapıda belirerek ‘êê hade heval çoktandır sizi bekliyorum, yürüyün gidiyoruz’ demeyi ihmal etmedin. ‘Ya bu yorulmak nedir bilmiyor mu’ diyerek yerimizde şaşa kalmıştık. İşte her zamanki bu koşuşturman sende müthiş bir direnç ve azim yaratmıştı. Sonra zamanla öğrendim ki o kaynakta bir de senin hep daha iyiye ve daha güzeline ulaşma telaşını barındıran özelliğinle karşılaştım. İstisnasız her sahneden sonra ‘tamam çok iyi’ dediğinde bu sefer oldu diye derin bir nefes alırken hemen ardından ‘her şeye rağmen bir daha tekrar çekelim’ dediğin anda anlıyorduk ki kolay kolay olmuyor bu işler. Çünkü sen kolay kolay beğenmiyordun. Ama bunu çok heves kırmadan ve bir daha tekrarlatma coşkusunu veren bir moralle yaptırıyordun. Sonra bazen asi olurdun, hırslanır küser kesin olması gerekiyorsa dayatmalara girişirdin. O zaman seni anlamak istemez biraz daha tolerans koparmaya çalışırdık. Ama sen istediğini başardıktan sonra ‘işte bak bunun için yaptım’ diyerek eleştirme payını bırakmazdın.
İşe odaklanırken karşına çıkan her tersliği kendi yaratıcılığınla daha olumlu, daha güzel bir imkana kavuştururdun. Örneğin o atlama sahnesi... Biz ‘bu nasıl olacak’ diye beklerken sen hemen yakın ve uzak çekim için iki formülü sunmuştun bile. ‘Ama ben baş aşağı atlayamam ki’ dediğimde ‘kolay, arkadaşlar elinden ayağından tutup atarlar’ dedin. Bu sefer başka bir terslik çıktı. ‘Ama ben suya atlatılırken yüzme bilmem ki’ dedim sen de ‘kolay, aşağıda can kurtaranların olur’ dedin. Yani imkansız denilen bir olgu yoktu sende. Anında beliren pratik zekan yanında akıl ve duygu dolu yüreğinle çözüm formülünü hep elinde tutardın. Üstelik o kadar cesaretliydin ki hani bazen elimizi yüreğimizde tutup sonucunu bile görmek istemezdik ama senin sakin ve metanetli duruşun bu kaygıları uçurup götürürdü. Onca yıllık tecrübeler bile pes doğrusu dercesine kendine hayran bıraktırırdın. Zaten kameranla saldırıya katılma, en ön mevzide çekim yapma gibi çılgınlıklarını daha önceden de duymuştum. Bu son gördüklerim de eklenince Kürdistan’da, kameramanlığın da, normal seyirde gelişmediğini olağanüstü bir insan gerektirdiğini anladım. Ve sen çılgın, deli dolu güzel sanatçı; bu kadar hünerleri bir arada bulunduran, Önderliğe, örgüte, daha önce hiç tanımadığı Kürt halkına ve en önemlisi de dağlılara ölesiye bağlı olan, yaratıcı aklın sentezi, başarılı bir pratik sahibini nereden bulacağız diye hayıflanıyorum. İnancın olsun ki hayıflandığım o büyüklüğü kendinle buluşturana kadar geçirdiğin o serüven çizgisidir. Yoksa sen yoldaşlarından farklı olmadığını dışa vuran o mahcup ve mütevazi duruşunla zaten herkese göstermiştin.
Herkes seni mütevaziliğinle tanır. Bunca yaptıklarına rağmen kuzeye yönelmeden önce borcumu ödemeye gidiyorum yazını okuyunca öyle bir duygulandım ki işte tam da bu cümleler seni ifade ediyordu. Ama bunun yanında senin gerçeğin karşısında kendimizi düşününce işte o zaman yükümüzün ağırlığı daha bir omzumuza düştü. Özellikle de benim. Beni Beritanlaştırmak için, beni ben yapmak için onca yoğunlaşma ve teşvik edici çabalarına nasıl layık çıkacağım. Bana ağız dolusu gülmeyi öğreten, coşmayı, kızgınlığı, atılganlığı, kaygısızlığı aşılayan sevgili yoldaşım… sen sadece bizleri görüntüleyen bir sanatçı değil, görüntünün ardında saklı olan ruhu da dokuyan işleyen ve ruhla görüntüyü bir arada sunan bir yaşam sanatçısıydın. Ruhumuza güzellikler ekip sanat harikaları yaratan değerli yönetmenim söyle bu büyüklük karşısında daha ne söyleyeyim ne yapayım. Söyle her zaman yol gösterip, fikir yürüten yaşam ustamız. Seni seviyoruz heval. Her zaman yüreğimizin ‘orta yerinde’ yaşayacaksın.
Bêrîtan Cudî
Goran Çarçel (Hamit Bayram) Yoldaşın Anısına

Halen 17-18 yaşlarında partiye katılan Goran yoldaş, genç yaşında Botan alanında pratikte kaldı ve daha sonra Zagros eyaletine düzenlemesi oldu. Zagros alanının kuzey ve güney tarafı şartlara göre farklılık arz ediyor. Özellikle kuzey Kürdistan’a düşen kısım zorludur. Zagros’ta gerillacılık, fiziki olarak güçlü bir beden ister. İşte Goran arkadaş Zagros’un en zor alanlarında, zor bir pratik geçirdi. Özellikle Goran yoldaşın bu pratikteki bir anısını hiç unutmam. Goran arkadaş hareketli taburun artçılığını yapıyordu. Gerilla grup olarak yola çıktığında, artçı ve öncüler grubu hem arkadan hem de önde korumaya alır. İki görevde tabi ki, zorlu ve yüksek sorumluluk gerektiren görevlerdir. Goran arkadaşın artçı olduğu tabur, bir bölgeden diğer bir bölgeye geçtiklerinde düşmanın hakim olduğu bir yerden sızarak geçmeye çalışırlar. Tabur bu yoldan çatışmalı bir şekilde geçmeye çalışır. Çatışa çatışa tehlikeli bölgeden çıkarken, Goran yoldaş kısa bir süre, taburdaki arkadaşlarından kopar. Bu kopuşta Goran arkadaş, aynı istikametten yoluna devam eder. Araziyi tam tanımamasına rağmen, mantık yürütüp aynı yönde yoluna devam eder. Yolda grubundan kopan ve yolunu şaşıran bir askerle karşılaşır. Bu karşılaşma öyle aniden ve hızlı olur ki, ne asker ne de Goran arkadaş ateş fırsatı bulabiliyor. Asker şaşkın şaşkın durup Goran arkadaşa bakarken, Goran arkadaş hemen elini onun silahına atar ve anında yumruğu indirir. O anda asker de, yumruk atmaya çalışır ve birden her ikisinin silahı yere düşer. Bu sefer silah yerine yumruk yumruğa birbirlerine düşerler. Belli bir dövüşten sonra, Goran arkadaş kendini silahına atmaya çalışır. Asker de aynı gayretler içinde olur. Goran arkadaş aynı hızla elini G-3 silahına atar ve kapar. Aynı şekilde Goran arkadaşın qılêşine yakın olan asker de Goran arkadaşın silahını kapar. Goran arkadaşın fiziği çok gelişkin olmadığından izbandot gibi askerle zor bela baş eder. Asker silahı kaptıktan sonra, kendini aşağı yamaca bırakıp kaçmaya başlar. Kaçmanın sebebi de qılêş silahını kullanmasını bilmemesinden kaynaklıydı. Goran yoldaş da askerin silahı ile onu vurmaya çalışır. Silahın önüne mermi verene kadar, asker kendi birliğine doğru kaçarak, bağrışmalar içinde kaçıp kurtulur. Goran arkadaş da oradan uzaklaşıp birliğine ulaşmak için acele eder ve bir gün sonra, bu anısıyla taburuna ulaşır. Goran yoldaşla her karşılaştığımızda bu olaydan bahsederdik. Goran yoldaş da, ay gülüşüyle, gülerdi.
Goran arkadaş 94-2001 arası Zagros alanının en zor alanlarında pratik yürüttü.
Yoldaşlığı, dürüstlüğü, savaşçılığı, emekçiliği, komutanlığı tüm yoldaşlarca örnek alınırdı. Ve önderliğe, şehitlere, halka bağlılığı attığı her adımda, ne kadar önde olduğunu hemen belli ederdi. Düşmanına karşı sonsuz öfkesi olan bir volkan gibiydi. 2001’in sonlarına doğru Kandil’e gitti. Oradan da HRK’ye katılıp, Doğu Kürdistan’da 3 yıl faaliyet yürüttü. Buradaki başarılı çalışmasından sonra, Doğulu halkımızdan büyük sempati kazandı. Doğu Kürdistan’ın birçok alanında yeni sahalar açtı ve Rêber Apo’nun özgürlük ideolojisini yaydı. Parçalar arasındaki köprüleri kurarak sınırları ortadan kaldırdı.
Sonrasından eğitim için Mahsum Korkmaz Akademisinde 6 aylık bir eğitimden sonra, 13 yıl önce koptuğu topraklara, Botan’a dönüş için öneri geliştirdi. Bu özgürlük ve hasret duyduğu topraklara yürüyüş sonunda 2007 baharında asi ve zorlu Kato bölgesine geçti. Orada kaldığı iki aylık pratik sonucu, gerçekleşen birçok faşist ordu birliklerinin operasyonlarına, en önde pusu ve saldırılar gerçekleştirdi. En son düşmanın Kato dağlarına yönelik eylül ayında gerçekleştirdiği bir haftayı aşan bir operasyonda, Goran yoldaş ve arkadaşları düşmanın büyük bir askeri koluna pusu atıp, Kato dağlarının ve gerillasının heybetini düşmanın gönlüne nakşetti. Gerçekleştirdikleri eylemde birçok düşman askeri öldürülür. Geri çekilme esnasında, düşman kullandığı yoğun teknikle yeniden saldırılarına başlar. Günlerce süren çatışmalar sonunda, Goran yoldaş ile 7 yoldaşı kahramanca direnerek şahadete ulaşırlar.
Evet, Goran arkadaş Botan’ın, asi ve yüce dağlarının yamansız ve yılmaz savaşçısıydı. Ataları binlerce yıldan beri, derin, uzun ve cenneti andıran vadilerinde, uçurumlu, yol-geçit vermez, sert-göklere yakın duran yüksek dağlarına düşmanlarına karşı en onurlu, yiğitçe bir direniş sergilemişlerdir. Kendilerini ve üzerinde yaşadıkları toprağı, içtikleri suyu, bolca yedikleri doğal bitkileri ve telafüz ettikleri havayı bile, en ağır bedellerle korumayı bilmişlerdir. Binlerce yıldan beri süre gelen ve nesilden nesile gelen onurlu direniş kültürünü en son devr alan yiğit çocuklar, kahramanca yürüten binlerce yiğit halk evladından sadece biri olan Goran yoldaş, bu onuru onurlu devr aldı. Özgürlük uğruna can veren atalarının ve yoldaşlarının meşalesine sarılıp geleceğe taşımak ve uğrunda ölüme gitmek kadar, öne atılmak ve bunun yüceliğe en bilinçlice katılmayı, onur ve özgürlük borcu olarak yaklaşacaktı Goran ve yoldaşları. Mazlumlar gibi, Halliler gibi zalim düşmanlarına karşı boğun eğmeyeceklerdi. Nasıl ki, 2300 yıl önce, Goran arkadaşın ataları Büyük İskender’i bozguna uğratıp ve lanetli dağlar dedirtmişse, bugünde insanlık düşmanı olan faşist ordu da aynı akıbeti yaşıyor.
Fırat Şemzinan
Ah Halil. Dağ başlarındaki gibi almıyoruz buralarda kara haberleri. Yine Nuda’nınki gibi aldım kara haberini. Günlerce ikinci bir haber bekledim. “Müjde Halil geri geldi” diyecek bir ses aradım. Ama yok. Gelmedi. Kaç ay önce yaralı halde kurtuluşunun müjdesini almıştık ya. Demek ki o muştu bir defalıkmış. Ah Halil, nasıl olur şimdi sensiz. Hem benim sana dair yarım kalmış bir hayalim vardı. Sana kamera gönderecektim. Kamerasızlığının satırlara yansıyan acısını hissetmiştim. Ama yüreğimde yine geç kalmanın dayanılmaz acısı ve her gün artan yarımlıklarıma eklenen acı bir yarımlık kaldı geriye.
Sonsuzluğa eriştiğinin haberini almadan birkaç gün önce, bir yazı yazdım. Seni yaşarken, sahip olduğun güzelliklerinle ele almak istedim. Eminim sana ulaştırabilsem çok sevinirdin. Seni en son Kortêk’te gördüğümde, bir arkadaşın sana gönderdiği küçük ama gerekli bir aleti almış olmanın sevincini görmüştüm yüzünde. Kamera sana ulaşmasa bile eminim ki sen yine sevinecektin. Çünkü sen ince yürekli bir insandın hep. Bêrîtan filminin dağdaki galası ne kadar muhteşemdi. Karanlıkta tüm izleyicilerin yüzlerini görebileceğin bir yere oturmuş, filme yönelik tüm tepkileri sözlere sığınmadan suretlerden okumuştun. Senin en özel ve güzel yanlarından biri de bu değil miydi? Filmde hem ağladık, hem güldük, hem kızdık, ama hepimiz o filmi çok sevdik. Tabi bana yaptığınız sürprizi işgüzar arkadaşlar bozmuşlardı ama ben çaktırmadım. Açılış sahnesindeki şarkıyı benim sesimden vermeyi düşünmek de, sana has bir incelikti.
Evet Halil ben o satırları yazarken, senin yoldaşlarla birlikte ölüm makinalarına karşı amansızca savaştığından bihaberdim. Biliyorum artık bu yazının hiçbir anlamı yok. Ama sana karşı çok basit bir sorumluluğu bile yerine getirememenin özeleştirisi olarak algıla. Ve lütfen geciktiğim ve seni kamerasız bıraktığım için beni affet...
“Kaç zamandır Botan yazılarını okuyorum, yüreğim burkularak. Dağlı Halil, dağ sevdalısı Halil. Kaybettiği hazine değerindeki tüm güzellikleri asi dağ doruklarında aramaya çıkan ve arayışından vazgeçmeyen Halil yaralanmış, duydunuz mu bilmem. Kendisi yazdı okudunuz mu bilmem. Yaralanmak da ne kelime ölümden dönmüş. Kendi ana toprakları olan Ağrı dağlarının doruklarına doğru yaptığı bir yürüyüşte hem de. Kendi deyimiyle, çatışma alanından sadece hayatını yanına alabilmiş. Kamerası, tüm çalışmaları, dağ yaşamından suretleri ölümsüzleştirdiği fotoğrafları hepsi ölmüşler, çatışma alanında paramparça bir halde kalmışlar. Ama o ölümden dönüşü sadece fiziğiyle değil; eserleriyle, yaratımlarıyla da başaran bir sanatçı. Herşeyiyle geri döndü ya bize, bu en büyük mutluluk.
Onu ilk gördüğüm yer Zap’tı. Fotoğraf makinasını yüklenip de geldiği Önderlik sahasında kararını değiştirmiş, kısa erimli olmasını planladığı yolculuğu, bitimsiz bir yolculuğa dönüşmüştü. Halil…Tanıdığım günden beri dağ yollarında geçilmedik bir geçit, basılmadık bir patika, aşılmamış bir uçurum, keşfedilmemiş bir mağara, bir kovuk bırakmamaya yeminli bir asi yürek.
Asiliği, dinginliğinde. Nehirler gibi. Bilir misiniz? Nehirlerin yüzeyleri durgun göründüğünde, akıntıları daha güçlü olur. Halil de durgun bir nehir gibi akışkandır. Az konuşur, çok bakar, gözler. Bundan mıdır bilmem, onun gördüklerini her göz göremez. Derinliklerde kalan, saklı yanları keşfeder. Düşüncelerini insanlara iletmesi ya yazı, ya fotoğraf ya da filmler yoluyladır. Ama o kadar dolaysız, o kadar sade ve içten aktarır ki, o kadar gözler önündeki şeyleri neden keşfedemediğinizi düşünürsünüz.
Öyle ya, her göz bakar ama göremez. Her göz gördüklerini böyle resimleyemez. Her yürek atar. Ama yüreğindekileri kaleme dökmeyi herkes başaramaz. Sanatçı Halil’in ve gerçek sanatçıların farkı da buradadır. Saklılıkları keşfetmek, derinlerde kalan şeyleri açığa çıkarmak, insanların yüreklerine tercüman olmak, coşkularını, acılarını, aşklarını, amaçlarını dillendirmek veya resmetmek, karelemek ve daha bir sürü şey...
Evet Halil’in kamerası ölümden döndüğü çatışmada kurşunlarla parçalandı. Botan yazılarında, kaçırdığı kareleri tek tek yazıyor şimdilerde. Kameraya kaydedemediklerini yazılarına işliyor. Yazıları da film tadında aslında. Ama onu kamerasız ve fotoğrafsız düşünemiyorum. Siz onu Halil Uysal olarak bilirsiniz ama Halil’in dağ doruklarındaki adı Kameraman Halil’dir. Adı kamerasıyla özdeştir. Halil, kamerasız kanatsız kolsuz, silahsız bir gerilladır. Yarımdır şimdi Halil.
Resmedemediklerinin acısına kolay katlanmaz. Tamam yazar, ama yazdıklarını fotoğraflarıyla da belgelemek ister. Fotoğrafları, kareleri anlatsın ister meramını.
Halil’in gözleri ne çok şey keşfetmiş Botan yollarında yazdığı yazılarında var. Her “Ne yazık ki, bu kareyi de kaçırdım„ deyişinde benim yüreğim yanar. Onu duymak isterim. İmkansızlıklar içinde, milyonlara ulaşan BÊRÎTAN filminin emektarı Halil, şimdi kamerasız. Ona bir kamera lazım. Sadece hayatını yanına alarak ulaştı ya bize. Biz de ona bir kamera ulaştıralım ne var ki...Onunla geri gelenler ve onun bize kazandırdığı güzellikler aşkına kamera da bir şey mi?”
Günlerdir dağ doruklarının güzelliklerini ortaklaştırmış tüm yoldaşlarla konuşmalarımızda bir tek sen varsın. Biri şöyle diyor: “O güzel esinti artık değmeyecek mi bize? İçim ne güzel nefes alıyordu yazılarıyla. O da mı gitti? Dağı, dağdakileri, yalınlığın ve içtenliğin güzel bir yansıması olan kendisini artık bize o tadda kim ulaştıracak?”
Nasıl ki, yaralı analarımız gibi bağrı yanık ve acılı ülkemize aşkla bağlandın, nasıl ki taşlarına, sularına, yeşiline karelerinle hayat verdin, onlar da sana öyle büyük bir aşkla bağlandı Halil. Şimdi asi dağ zirveleri nasıl alışacak senin yokluğuna?
Suretindeki o çocukça, utangaç ve temiz gülüş kalplerimizde asılı bir resim. Onun da yapanı sensin. Onu oradan hiçbir güç indiremeyecek. Güzel gülüşünü ve kutsal toprağını öpüyorum...
Sakine Zağros
Kendini bütün renklerin ahengiyle donatmış bir baharda gerillaların özgürlük yürüyüşünün startının verildiği ve bu özgürlük finaline an be an yaklaştığımız bu yıllarda, bir yoldaşın şahadet haberini duyduğumuzda, yürek kendini tutamıyor ve yakıcı bir ateşin körü gibi parçalanıyor. Her biri birer fidan, her biri birer bahar, her biri birer yaşam, her biri birer diriliş ve her biri birer kahramanlık abidesi… Her özgürlük yıldızının şehitler kervanına katılmasıyla, bir yıldızda bir hücremizden kayıp û tarifi olmayan bir sızı ve acı veriyor. Yürekteki her sızı ve acı, bağlılığı derinleştirip anlamlandırırken, bu özgürlük yürüyüşünde, bu onurlu yaşam yürüyüşünde ve insanlık değerlerinin yeniden diriltilmesinde yolumuzu daha net ve aydınlatıyor. Hele bir de bu yoldaşları tanıdığın zaman ve paylaşımların olmuşsa, özgürlük yürüyüşüne başlamadan önce, bir daha görüşmek dileğiyle, “serkeftin” sözüyle uğurlamışsan…
Gerillacılık; yeni bir yaşam, yeni bir tarz, farklılık, egemen sistemlere karşı özgür iradenin yaşatılması, doğa ve insanın birleşmesidir. Gerillaya katılmadan önce, insan birçok arkadaşı merak eder ve onları görme umudunun beklentisi içinde olur. Katılmadan önce, Halil arkadaşın ismini yaptığı programlar, film ve dağ makalelerinden duymuştum. Halil arkadaşı görmek benim için gizemli ve sanki gerçekleşmeyecek bir istem gibi geliyordu. Yanılmıyorsam, 2005 yazıydı. Yıldızların bütün güzellikleriyle kendilerini gösterdikleri bir yaz gecesiydi. Yıldızlar ve ay halaya durmuş, dağlılara gülüşler dağıtıyorlar. Böyle bir gecede, qilêş ve doçka sesleriyle irkilmiştim. O zaman bir arkadaşa sormuştum, film çekimi olduğunu söylediler. Bu şaşırmışlık duyguları içinde, “Ma film çeken bizim arkadaşlar mı?” sorusunu sormuştum. Bu mutluluk duyguları içinde, dağlarda diriliş devrimi ve kültür devriminin özgürlük mekanlarında başaklanmasına şahit oluyordum. Bu benim için büyük bir coşkuydu.
Bu yaz günlerinin birinde, bir göreve giderken, gerillaların bir dağıtım birliğinde, oradaki arkadaşların bir sohbetini dinlemiştim. Arkadaşlar sohbetlerinde, Halil arkadaştan bahsetmişlerdi. Bu kadar çalışma içinde, film çekiminde, tek başına gelmiş ve arkadaşların erzaklarını sırtlayıp götürmüş diyorlardı. Çok şaşırmıştım. Çok iyi hatırımdadır, ben “Halil arkadaş bizim alanda mı?” diye sormuştum.
O zamanlar büyük bir merakla Halil arkadaşı görmek ve tanışmak istiyordum. Artık aynı alandaydık ve onunla kültür, edebiyat, tiyatro ve sinema üzerine tartışma imkanı bulacaktım. Hatta belki yerinde olmayacak, bir imzalı fotoğrafını dahi isteyecektim.
Aradan bir yıl geçmişti. Zorlu bir kış sürecinden sonra, Zap’taki bir askeri birlikte, hevalê Halil’in geleceği ve belli bir süre için kaldığımız birlikte kalacağı söylenmişti. Yaşamın çetrefilliği bu idi herhalde. Çok güzel bir rastlantıydı. Gelmeden önce aklımda birçok kurgu kurmuş ve Halil arkadaşı kendi kurgularımda farklı bir şekilde yaratmıştım. Beklediğim, bizden farklı, görünümü farklı, farklı elbise giymiş, birçok kişi ve ekipman ile geleceğiydi. Aynı gün arkadaşlarla futbol oynuyorduk. Bir arkadaş gelmişti, sırtında büyük bir çanta, sağ kolunda tek kol qilêş, sarımsı bir saç ve önden kıvırcık hal almış, gözlüklü, beyazlamış, yıpranmış ve sol tarafı yırtılmış bir siyah yelek üzerindeydi. Ara verdik ve gelen arkadaşla merhabalaştık. Yarım saat geçmesine karşın, ben Halil arkadaşı tanıyamamıştım ve halen de bekliyordum. Konuşmalar arasında, Halil arkadaşın ismi geçmiş ve az önce merhabalaştığımız arkadaşın isminin Halil olduğunu öğrenmiştim. Çekinerek bir arkadaşa sormuştum, “Arkadaşı tanımıyor musun, bu Halil arkadaş, yani Halil Uysal” demişti. İnanamamıştım, böyle mütevazi, moralli, yıllardır giydiği yıpranmış gerilla elbisesiyle, Halil arkadaşı görmüş ve merhabalaşmıştım.
İlk diyalogumuzda onunla Kürtçe konuşmuştum ve sanıyordum ki, Halil arkadaşta gerillaların deyimiyle “akademik Kürtçe” ile cevap vereceğini düşünmüştüm. Kendisi gibi mütevazi ve Kürdistan’ın her bölgesinden kelime kattığı mütevazi Kürtçesiyle cevaplamıştı ve o zaman Halil arkadaşın Avrupa katılımlı ve Kürtçeyi sonradan öğrendiğini öğrenmiştim.
Bir buçuk yıl Halil arkadaşla aynı birlikte kaldım ve birçok şey Halil arkadaştan öğrendim ve paylaştım. Halil arkadaş, yaşamdaki coşkusuyla, çalışmalardaki fedakar ve emekçi yönüyle, dağlara olan sonsuz aşkı, yoldaşlığa verdiği yüksek değer, örgütsel yaşamı koruma refleksi ve askeri yaşamdaki disiplini ile tüm arkadaşlar için örnekti. Güney sahasında kaldığı süreçlerde, yaşamının her anında, Amed'deki, Dersimdeki, Botan'daki, Serhattaki yoldaşlarını his ediyor ve onları yaşıyordu. Bir gün Dersimde, bir gün Botan'daydı. Dijital kamerası ve kaleminde, yoldaşlarının direnişi û kahraman şehitleri an be an yaşatıyordu. Direniş ve devrimin kahramanlıklarını, gerillanın bütün güzelliklerini, yoldaşlığın bütün güzelliklerini ve bütün bu kutsal doğanın güzelliklerini tüm dünyaya yansıtma çabasındaydı ve bunu 13 yıllık gerilla yaşamında başarmıştı. Gerilla yaşamında, bir devrimin şahitliğini yapıp, an be an bunu yazdı, resmedip tarihe mal etti. Artık kendisi canlı tarih olmuştu. Kürt halkının düşmanları tarafından sanatı ve kültürü bitirilmek istendiği bir çağda, bütün imkansızlıklara rağmen, yeninden ruh ve can verdi.
Kuzey Kürdistan’a gitmeden önce, yapacağı yolculuktan sık sık bahsederdi. Son HPG konferansında, öneri geliştirmiş, o kadar coşkulu bir şekilde bu önerisinde ısrar etmişti ki, kabul edilmemesi mümkün görünmüyordu. Botan’dan başlayıp, Ararat’a gidecekti. Bu onda büyük bir coşku ve heyecan yaratmıştı. Halil arkadaş özgürlük yürüyüşüne başlamadan önceki son aylarında önderliğin savunmasını yeniden okudu. Hemen hemen Ahmet Kaya’nın tüm şarkılarını dinlemiş ve Ahmet Kaya’ya büyük bir hayranlık duyardı. Fotoğraf çekme ve kameracılığının, bir sır gibi dağlarda geliştiğini ve kendisinin de bu sırı aradığını belirtiyordu. Bu sırı ararken, yıllarca bunu arkadaşlarıyla paylaşıp, birçok yeni Haliller eğitti. Halil arkadaş için yoldaşlarının güzelliklerini yansıtmak, onun yaşamı sevme düzeyi ile birdi. Kürdistan’ın güzelliklerini görme ve bunları kalıcılaştırma çabası, dervişler gibi, büyük bir istek ve yoğunlaşmayla yapardı. Halil arkadaş Botan’da olduğu zamanlar, Zap direnişinde hep onu andık. Birçok arkadaş, “Keşke Halil arkadaş burada olsaydı, bu direnişi ancak o kalıcılaştırabilir” diyordu. Ama Halil arkadaş sen merak etme, sırrını paylaştığın ve eğittiğin yoldaşların, yerini boş bırakmadılar ve rollerini oynadılar.
Ararat’a başlayın yürüyüşün startını verirken, tüm yoldaşlarından, atı Cano’dan ve Zap suyundaki bir görünen bir kaybolan Gri Balıkçıdan hatırını istedi. Özellikle atı Cano ile arasında büyük bir bağlılık ve aşk vardı. Öyle bir bağlılıktı, Cano Halil arkadaşın dışında hiçbir arkadaşı kabul etmiyordu.
Evet Halil arkadaş, sen seyirci olmadın, içindeydin ve yöneten, kurgulayan ve yön verendin. Bu yarım kalmış devrim romanının en güzel yeri, senin yerin olacak. Senin için yaşam bu idi ve bu yaşam uğruna, hatır istedin ve gönül rahatlığıyla yeni bir yaşama yol aldın. Sana söz veriyoruz, bu yolculuk yarım kalmayacak. Dağların sırrını paylaştığın ve Ava Zê’de beraber Gri Balıkçıyı aradığın yoldaşların, Ava Zê’de, Botan'da, Ararat'ta, Şıkefta Bırindaran'da, Cudi'de, Cilo ve Çarçela'da bu arayışı devam ettirecekler.
Rubar Andok









